GÜNEY FRANSA; COTE D'AZUR

GÜNEY FRANSA; COTE D'AZUR

(Bu makalenin başını Güney Fransa Provence başlığı altında yer alan dosyadan inceleyebilirsiniz.)

HYERES;

3.Gece yaşadığımız otel macerasından sonra valizleri toparlayarak Hyeres’e doğru yola çıktık, yukarıda da bahsettiğim gibi son iki gece için St.Paul De Vence köyünde ev kiralamıştık.

Marsilya-Hyeres arası yaklaşık 100 km’lik bir mesafe, Hyeres deniz kenarında bizim Marmaris, Kemer gibi tatil kasabalarına benzeyen bir şehir, küçük bir havalimanına sahip, turistik tesislerin ve yazlık evlerin bulunduğu şirin, son derece sevimli Hyeres’in merkezinde kapalı yer altı otoparkına arabamızı park ettikten sonra, eski şehir olarak adlandırılan bölgeyi gezmeye başladık.

Ekmek, Şarap ve Peynir satılan bir tezgah, başka bir şeye gerek var mı?

 

Birkaç yüz metre sonra güzel bir sürpriz ile karşılaştık, Old Town içerisine ve ara sokaklara kurulmuş Pazar’da binlerce tezgahta çok ilginç ürünler satılıyordu, yöresel peynir çeşitleri, şarap, zeytinyağı, ekmek stantlarından tutun da, giyim, hediyelik eşya, kozmetik ürünlerine, meyve ve sebze satılan üreticilere kadar binlerce ürünün sergilendiği Pazar yeri Hyeres’e ayırdığımız zamanın neredeyse tamamını tüketmemize yol açtı.

Hyeres mermere benzeyen ve harika gözüken sokak taşları, güzel korunmuş tarihi kent merkezi, saat kulesi, şirin cafe ve restaurantları ile Marsilya-Saint Tropez arasında mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir kasaba.

Hyeres’te ancak iki saat kalabildik, fakat burası en az bir tam gün gezilebilir, bir sonraki durağımız Saint Tropez için navigasyona baktığımızda 50 km’lik bir mesafe ile karşılaştık.

 

SAİNT TROPEZ;

Magazin sayfaları ve programlarından bildiğimiz Saint Tropez dünya jet sosyetesinin milyon dolarlık yatlarını, zenginliklerini ve güzel sevgililerini sergiledikleri bir podyum bence, 1960 yıllardan sonra popülerliğini hiç kaybetmeyen bu şehir bizim gibi orta halli gezginler için çok bir şey vaat etmiyor aslında, şehrin girişindeki cafe-restaurant önünde (bir de park yeri bulunca) hemen durarak ilk önce bir şeyler yedik, ardından, yat limanı yakınındaki kapalı otoparka aracımızı park ederek gezmeye başladık, işin kötü yanı güneş tepemizdeydi ve hava çok sıcaktı, marinadaki milyon dolarlık tekneler, lüks araçların göz alıcı olduğunu söyleyeyim.

Ardından Saint Tropez’de ki tek alışverişimizi gerçekleştirdik, bir adet magnet 5 euro :), bu arada Nurşen vitrinlerde özellikle kadınların ilgisini çekecek birçok kaliteli ürün olduğunu söyledi, fiyatlar birkaç yüz euro’dan başlıyordu, o bölgeden çabucak uzaklaştık :), öğle vakti olup havanın da çok sıcak olması nedeniyle insanlar dolaşmaktan ziyade cafe ve restaurantlar da bir şeyler yiyip içiyorlardı.

Marinanın arka tarafında kalan bölüm daha çok Saint Tropez’yi günübirlik ziyaret eden insanlar tarafından doldurulmuştu, bu bölgede denize giren, evlerin gölgelerinde oturup körfezi, karşı kıyıdaki milyon dolarlık evleri, lüks tekneleri seyredip bir şeyler yiyip-içen insanların birçoğu gençlerden oluşuyordu.

St.Tropez körfez ve bir yarım adanın kıyısında bulunuyor , ünlü Niki Beach bu yarım adanın (kente göre) arka tarafında yer alıyor, orman içerisindeki popüler mekanı görmek için gittiğimizde çok ilginç bir şeyle karşılaştım, ben daha önce hiçbir yerde bu kadar lüks aracı bir arada görmedim, bu park alanında yüz kontrolünden geçirilen müşteriler (öyle her parası olanı almıyorlar J) minik golf araçları ile mekana taşınıyorlardı, hemen oradan bir U çekerek St. Tropez’ye veda ederek direksiyonumuzu Fransız Riveria’sının bir başka ünlü şehrine Cannes’a çevirdik.

 

CANNES;

80 km’lik bir yolculuğun ardından Cannes’a vardık, aracımızı yine bir yer altı otoparkına park ederek, şehri dolaşmaya başladık.

Cannes, St.Tropez’ye göre daha büyük, daha sevimli bir kent, şehir içerisinde paralı plajlar olduğu gibi, halkın ücretsiz olarak yararlanıp denize girdiği alanlarda bulunuyor.

Cannes her yıl milyonlarca turist ağırlayan bir kent.

Cannes’ı en çok film festivali, kırmızı halısı ve yıldızları ile biliyoruz, festival binası ve kırmızı halı deniz kenarında kordon da bulunuyor,  gelenek üzere kırmızı halı da birkaç kare fotoğraf çektirdikten sonra, ünlü yıldızların el izlerinin olduğu La Croisette’de ki, yer karolarını inceledik, sonra oturup soğuk bir şeyler içip denize girenleri seyrettik, bu sırada deniz kenarında yer alan dönme dolap, boş boş dönüyordu.

Şehir de, Le Vieux limanı boyunca yer alan yüzlerce restaurant ve cafe bulunuyor, bu mekanların arkasındaki dağın zirvesinde ise kale ve saat kulesi yer alıyor, kale eğer üşenmeyip çıkarsanız güzel bir marina ve şehir manzarası sunuyor.

Catherine Deneuve’nin elleri ve benim ayaklarım :).

 

Festival binasının olduğu yerden, kaleye göre ters istikamette yürüdüğünüzde birkaç yüz metre sonra, Cannes’ın en ünlü yapısı olan Hotel Carlton ile karşılaşıyorsunuz.

Adet olduğu üzere, Kırmızı Halı’ya çıktık.

Hem Saint Tropez hem de Cannes için şunu söyleyebilirim, bu şehirler orta halli insanlar için, deniz tatili yapılamayacak kadar pahalı yerler, yeme-içme mekanları ortalamanın üzerinde, halk plajı olarak adlandırılan ücretsiz denize girebileceğiniz alanlar bulunuyor, gözlemlediğim kadarıyla binlerce insan da, kendi getirdikleri şemsiyelerini açıp, havlularını yere sererek buralar da deniz keyfi yapıyor.

İki konaklama yerimizin dışında aradaki bu bir günü, kıyı şeridini gezmeye, bu bölgeleri görmeye ayırmıştık, sabah erken saatten itibaren birkaç yüz kilometrelik yolculuk, Saint Tropez ve Cannes’da ki, temmuz sıcağı ve güneş bizi çok yordu, Cannes’ın ardından son iki gecemizde kiraladığımız eve yerleşmek için Saint Paul de Vence’e doğru yola koyulduk. (Mesafe 27 km)

 

SAİNT PAUL DE VENCE;

Saint Paul de Vence, Nice körfezini yüksekten gören bir dağa inşa edilmiş, birkaç yüz yıllık bir köy, yol boyunca orman ve çiçekler içerisindeki evleri seyretmekten göz alamıyorsunuz, ardından da bu muhteşem köye varıyorsunuz.

Araç ile köyün içerisine girilemiyor (en azından turistler giremiyor), köy girişindeki cadde üzerinde bulunan park otomatlarına, kaç saat park edeceğinizi yazarak bilet alıyor, bu bileti de aracın ön tarafına görünür şekilde koyuyorsunuz. (tabii şanslıysanız park yeri buluyorsunuz)

Köydeki (neredeyse) bütün yapıların alt katlarında muhteşem eserlerin sergilendiği sanat galerileri bulunuyor.

Saint Paul de Vence, Nice havalimanına 12, Nice şehir merkezine ise 20 km mesafede yer alıyor.

Saint Paul de Vence’de Airbnb kanalıyla iki günlüğüne 150 euro’ya 4 kişilik bir ev kiralamıştık, ev sahibi anahtarı nasıl alacağımızı sorduğumuz e-maillere cevap vermediğinden aslında başımıza geleceği daha önceden tahmin etmiştik, evin önüne gittiğimizde tahminimiz de yanılmadığımızı anladık, şüphemiz nedeniyle arabadan valizlerimizi de indirmeyerek, verilen adrese gittiğimizde, elimizdeki belgede ismi yazılı olan kişiyi kimsenin tanımadığını öğrendik, haa bir şey daha öğrendik, bu ev kiralama işi başınıza böyle bir rezillik açabilir.

Köyün girişindeki bu restaurantın Nice şehrini ve Akdeniz’i gören muhteşem bir bahçesi bulunuyor.

 

Ama yukarıdaki paragrafta dile getirdiğim gibi, zaten böyle bir şeyin olabileceğini tahmin ettiğimizden, iki günlüğüne nerede kalabileceğimizi araştırmıştık, Barış St. Paul de Vence’e geçen yıl geldiğinde manzarası ve yemeklerini beğendiği restaurant’da akşam yemeği yerken, otel rezervasyonunu da yaptıralım dedi, köyde ki, tarihi taş evler, evlerin altlarındaki sanat galerileri, bu galerilerde ki eserler, eserlerin sergilendikleri vitrinlerin ışıkları beni büyülemişti, seyahat planını yaparken, 6.gün uçağımız 18.35’de olduğundan, otelden erken ayrılarak İtalya’nın San Remo ve Imperial kentlerini de görmeyi ardından da Nice havalimanına gelip, aracı teslim ederek Türkiye’ye dönmeyi düşünmüştük.

Saint Paul de Vence köyünün meydanını 1850 yılından beri süsleyen havuz turistlerin büyük ilgisini çekiyor.

 

Yemek siparişlerimizi verdik, Barış önce Airbnb’ye e-mail attı, “gittiğimiz adreste böyle bir kişi yok” diye, çünkü evin bedelini peşin ödemiştik, ardından da 20 km mesafede bulunan İbis Budget otele iki günlüğüne iki oda rezervasyonu yaptı, yemeğimizi yerken St.Paul de Vence’in beni büyülediğini söyledim, son gün İtalya (San Remo-Imperial) gezisini iptal ederek, buraya bir kez daha gelip, sindirerek tekrar gezmeye karar verdik.

Bu eserler benim evimi süslesin diyorsanız, paraya kıyacaksınız, Hollandalı bir sanatçının bronzdan yaptığı bu iki kirazın fiyatı 47.700.- Euro.

 

San Paul de Vence, Cote de Azur olarak adlandırılan bölgede beni en çok etkileyen yer oldu, öylesine güzel korunmuş, öylesine huzurlu bir yer ki; Köyün minik meydanında iki adet kurnası olan çeşme, oluklar ve süs havuzu, neredeyse bütün binaların alt katlarında sanat galerileri, galerilerde onbinlerce euro’ya satılan eserler, köyün sokaklarında bu eserleri satın alabilecek gelir düzeyine sahip insanlar, Saint Paul de Vence sanki bir açık hava müzesi, her köşenin, sokağın, evin, mağazanın, restaurantın, vitrinin resmini çekmek istiyorsunuz, sıradan hiçbir şeye rastlamıyorsunuz, köyün en güzel manzarasına sahip yerinde mezarlık bulunuyor, mezarların tamamı taze çiçekler içerisinde bakımlı ve temiz, tarihe ve hayata da saygıları var, ölene de, bu coğrafya ya gelecekseniz, Saint Paul de Vence’i ilk sıraya yazın diyorum.

Köy içerisinde bakımsız tek bir sokağa, rastlamak mümkün değil.

 

GRASSE;

Parfümün başkenti.

Bir gün önceki ev sürprizinin ardından akşam 23.00 gibi otele yerleştik, otelde resepsiyon görevlisi bulunmuyordu, bir otomata PNR’ınızı giriyorsunuz, odanın şifresinin de yazılı olduğu kağıdı alıyorsunuz, şaka bir yana dünya nereye gidiyor, otelde o saatte tek bir çalışan dahi yok, herhalde işsizliğin bir sebebi de bu olsa gerek, insana olan ihtiyaç her geçen gün ortadan kalkıyor, yorucu bir günün ardından sabah duş alıp otelin yanı başındaki pastahaneden bir şeyler satın alarak kahvaltımızı yaptık ve Grasse’ye doğru yola çıktık.

Fragonard satış mağazasının salonlarından biri, işiniz çok zor hangi kokuyu beğeneceksiniz?

 

Yazının başında da belirttiğim gibi Grasse, bütün dünyada parfümün başkenti olarak biliniyor, Nice’e çok yakın bir kasaba, şirin, temiz, yüksek bir dağın yamacına inşa edilmiş, burayı bu kadar meşhur yapan ise Fragonard adlı parfüm markasının fabrikasının ve büyük bir satış mağazasının burada bulunuyor olması.

Fabrika, Müze ve satış mağazası bakımlı bir bahçeye sahip.

 

Fragonart’ın 1850’li yıllardaki ilk fabrikası bugün, müze ve satış mağazası olarak düzenlenmiş, bu mekan o kadar büyük ilgi görüyor ki, hemen yanı başına 4 katlı büyük bir otopark inşa edilmiş, müzeye giriş ücretsiz, hemen alt katında parfüm satışı yapılan bölüm, zemin katta ise, parfüm imalatında kullanılan malzemelerin sergilendiği salonlar bulunuyor.

Marka her yıl yeni bir parfüm üretiyor, çalışanlar müşterilerle son derece ilgili, farklı cc’ler de şişelenen, Eau de Toilette ve Parfümler ziyaretçiler tarafından fazlasıyla beğeniliyor, bir şeyler almadan çıkmanız neredeyse imkansız, sevdiklerinize oda kokusu, sabun, duş jeli, farklı boy ve fiyatlarda hazırlanmış hediye paketlerinden oluşan ürünlerden alabilirsiniz, böyle bir hediyeden fazlasıyla memnun kalacaklardır.

Grasse’de bulunan Fragonard’ın  müze ve satış mağazasından, sipariş ve hediyeleri aldıktan sonra Eze’ye doğru yola çıktık.

Grasse bir parfüm imalathanesi ve satış mağazasından daha fazlasını vaat ediyor, gidin derim, pişman olmayacaksınız.

 

EZE;

Türkler ve Nice’e gelen turistler tarafından çok fazla ziyaret edilen, kartal yuvasını andıran kale, içerisinde beş yıldızlı oteli, otelin bünyesindeki Michelin yıldızlı restaurantı, hediyelik eşya satan dükkanları, restaurantları, cafeleriyle son derece ilgi çekici bir yer, işin kötü yanı ise çok fazla turistik ve kalabalık olması.

Eze’nin girişinde küçük bir otopark bulunuyor, biz gittiğimizde otopark ve yol boyunca park edilebilecek bütün alanlar dolmuştu, görevli trafik polisi bizi yukarıdaki otopark alanına yönlendirdi, otoparkın 2.5 km mesafede bulunduğunu görünce Nurşen’i ve Batuhan’ı yürümemeleri için köyün girişinde indirdim, birkaç dakika sonra yol kenarında evlerin bulunduğu bir sokağa arabayı park ederek, Eze’yi gezmeye başladık.

Eze’nin girişinde Grasse’den bildiğimiz Galimard ve Fragonard parfüm markalarının satış mağazaları bulunuyor.

Eze kalesi tarih boyunca sürekli el değiştirmiş, ama her seferinde aslına uygun olarak tekrar inşa edilmiş, bugün hala 1400’lü yıllardaki hali ile ziyaretçilerini karşılıyor.

Eze’ye Nasıl Gidilir;

Nice, Garibaldi meydanından kalkan 82 no’lu otobüs ile 1.5 euro karşılığında Eze’ye gidebilirsiniz, ayrıca tren ile de gidilebiliyor, fakat bu son derece yorucu ve zahmetli olabilir, çünkü tren ziyaretçileri köyün alt tarafında bırakıyor.

Eze’de Ne Yapılır;

Eze köyünün zirvesine çıkabilmek için neredeyse bütün sokaklarını gezmek zorunda kalıyorsunuz, fakat bu düşünüldüğü gibi sıkıcı ve yorucu değil, çünkü köy öylesine turistik ve güzel ki, yapıları, insanları ve vitrinleri seyrederken bir de bakıyorsunuz ki, zirvedesiniz.

Kartal Yuvası olarak bilinen köyün zirvesinde bir kaktüs bahçesi bulunuyor, bahçeyi ve içerisindeki heykelleri görmek için girişteki gişeden bilet almanız gerekiyor, ücret 8 euro.

Eze bu bölge ziyaret edildiğinde, görülmesi gereken yerler arasına eklenmeli, ama bu turistik köy Saint Paul de Vence’ın çok gerisinde kalıyor. (bunu da ekleyeyim.)

 

NICE;

Cote de Azur olarak adlandırılan bölgenin ve Fransız Rivierası’nın en önemli şehri.

Nice’in kilometrelerce uzanan sahili, binlerce insana deniz keyfi yapma şansı veriyor.

 

Uçak daha Nice’e inerken farklı bir yere geldiğinizi hissediyorsunuz, tarihi dokunun korunduğu, görüntü kirliliği yaratabilecek yapıların olmadığı, Fransa’nın en önemli tatil şehri, kilometrelerce uzanan sahil şeridi ile her yıl milyonlarca turisti ağırlıyor.

Eze’nin ardından Nice’e giderek araçla, bir şehir turu yaptık, Temmuz sonu ve günün en sıcak vakti olması nedeniyle plajlar dolu, sokaklar tenha idi.

Cote de Azur dünyanın en önemli tatil bölgesi, Nice ziyaret edenlerin kalbinde iz bırakan şehir.

 

Açıkçası, günün bu en sıcak vaktinde denize girmek dışında yapılabilecek pek bir şey yoktu, denize girecek vaktimiz olmadığından Monte Carlo ile Menton’u görerek, akşamüzeri Nice’e geri dönüp, akşam yemeğini Nice’te yemeğe karar verdik. (ve öyle yaptık Monako ve Menton’u gezerek Nice’e geri döndük).

Akdenizi, plajda eğlenenleri, kordonda yürüyüş yapanları seyredelim, soğuk bir şeyler içelim diyenlerin balkonu:).

Nice’te Ne Yapılır;

  • Şehirdeki en önemli yapılardan birisi, Hotel Negresco mutlaka görülmeli, zaten deniz kenarında, kordon boyunda bulunduğundan önünden geçeceksiniz, otelin Gustav – Eiffel tarafından yapılan cam tavanı çok etkileyiciymiş, biz dışarıdan baktığımız için ancak çatısını gördük :). Yapı Cote de Azur’un simgesi olarak adlandırılıyor, görülmeye değer.
  • Rossetti meydanı şehrin hareketli yerlerinden birisi.
  • Castle Hill, Nice’i yukarıdan görüp, fotoğraflayabileceğiniz en güzel yer, asansör ile çıkılabiliyor.
  • Kilometrelerce uzunluğundaki kumsalında deniz keyfi yapabilirsiniz.
  • Vieux Nice olarak adlandırılan eski şehir merkezi şehrin en eğlenceli, ilgi çekici bölgesi.
  • Espace Massena, şehrin en büyük meydanlarından birisi, meydanı çevreleyen tarihi yapılar, geniş bir alana yayılan ve çocukların yoğun ilgisini gören fıskiyeler, süs havuzları ve göz alıcı heykelleri ile güzel vakit geçirebileceğiniz bir alan.

Cote de Azur’un simgesi olarak adlandırılan Hotel Le Negresco,  gece ışıklandırılmış haliyle bir farklı güzel.

 

Nice’te Ne Yenilir;

Her yıl milyonlarca turist ağırlayan kent, hizmet ve eğlence sektöründe faaliyet gösteren binlerce mekana sahip, öğleyin 14-16 arasında Fransa genelinde olduğu gibi burada da mekanlar kapalı, yemek saatlerinizi buna göre ayarlayın, aksi takdirde aç kalabilirsiniz.

-Eski Nice olarak adlandırılan bölgede, Nice’e özgü Midyeli Pilavdan yiyebilir sokaklarda tarihi dokunun keyfini sürebilirsiniz.

-Socca şarap ve bira ile sunuluyor, nohut unundan yapılan fırında pişirilen bu bölgeye ait bir yemek.

-Pissaladiere, bol soğan, ançüez ve zeytinle yapılan bir tart.

Nice öyle bizim yaptığımız gibi birkaç saat içerisinde gezilebilecek bir kent değil, kültürü, tarihi, yemekleri ve eğlence hayatı ile birkaç gününüzü geçirebileceğiniz ve hiç sıkılmayacağınız bir kent, bütün bu övgü ve ilgi boşuna değil.

 

MONACO;

Vatikan’dan sonra dünyanın en küçük ikinci ülkesi olan Monako, Prens ve prensesleri, lüks yatları, şehir içerisindeki Formula 1 pisti ile, ama her şeyden daha fazla Monte Carlo adlı lüks kumarhanesi ile tanınıyor.

Formüla 1’in Monako ayağı kent içerisindeki bu pistte yapılıyor, pilotların zorlandıkları, seyredenlerin heyecanlandıkları virajlardan birisi.

 

Prenslik 202 hk’lık bir yüzölçümüne sahip, lüks bir marinası, bir yarımada üzerine inşa edilmiş sarayı, yamaçlarda yükselen çok katlı binaları ve önündeki lüks milyonluk araçları, insanlara büyülü sanal bir yaşam vadeden kumarhanesi ile dünya jet sosyetesinin gözde mekanı.

Nice’den Monaco’ya Nasıl Gidilir;

Nice-Monako arası sadece 20 km, hem otoban üzerinden (bu yol paralı) hem de deniz kıyısından Monako’ya 15-20 dakika arasında gidilebiliyor,  eğer otobüs ile gitmek isterseniz, 100 ve 102 no’lu otobüsler ile kıyı şeridini, harika evleri seyrederek yarım saat içerisinde Monako’ya ulaşabilirsiniz.

 

Monaco’da Ne Yapılır;

Şehirde araç ile bir tur yapmamızın ardından, aracımızı yer altı otoparkına park ettik, şehir içerisinde bir çok yer altı otoparkı mevcut, otoparktan asansöre binip (zaten park ettiğimiz otoparkın adı Casino Park’tı) meşhur Monte Carlo kumarhanesinin önüne çıktık, kumar tutkunuz yok ise (bence zaten olmasın), lüks araçlar ilginizi çekmiyorsa, bu ülke (şehir) ziyaretçilerine çok fazla bir şey vaat etmiyor aslında, şehrin merkezi konumunda bulunan Monte Carlo kumarhanesi günün 24 saati açık, 18 yaşından büyük herkes içeriye girebiliyor, girişteki rulet masası etrafında fotoğraf çektiren turistlere rastladık, sol taraftaki koridora dizili olan kumar makinelerinde ise tek tük oyun oynayan insanlar bulunuyordu, bir sonraki bölüm, (anladım kadarıyla burada daha yüksek tutarlarda kumar oynanıyor) herkesin kabul edilmediği alandı ve buraya giriş için bir takım kurallar mevcuttu (örneğin, askılı bluz, şort ve terlik ile girilemeyeceğine dair bir uyarı bulunuyordu), özetle kumarhanenin içerisinde bir tur atıp dışarı çıktığımızda, üniformaları içerisinde koşturan valeler onlarca Bentley ve Ferrari ile karşılaştık, araçlar değil ama, hemen sağ tarafta, bulunan kafe dikkatimi çekti.

Monako’nun en çok fotoğraflanan meydanı ve yapısı; Monte Carlo Kumarhanesi.

 

Kafeterya’da ki bütün masa ve sandalyeler kumarhanenin girişini ve önündeki araçları seyreden insanlarla doluydu, Barış ile Nurşen’e birazdan kıyamet kopacak dedim, atasözümüz, “kimi yer kimi bakar, kıyamet bundan kopar” demiyor muydu.

Monte Carlo’nun sağ tarafındaki merdivenleri kullanarak, aşağıya deniz kenarına (marinaya) kadar yürüdük, ardından da geldiğimiz gibi tekrar kumarhanenin olduğu meydana çıkarak arabamızı alıp, bu seyahatte ziyaret edeceğimiz son nokta olan Menton’a doğru yola çıktık.

Monaco’yu – Monte Carlo’yu gördük mü gördük, yukarıda da bahsettiğim gibi, lüks mağazalar, kumarhaneler, çok katlı yüksek binalar dışında, Monako için şunları söyleyebilirim; Tertemiz, düzgün düzenlenmiş, yeşil, gösterişli, göz alıcı bir ülke, bu bölgeyi ziyaret ettiğinizde, fazla vaktinizi almayacağından ötürü görülmeye değer olduğunu düşünüyorum.

Monaco’dan çıktıktan sonra Roquebrune-Cap-Martin (Monte Carlo’nun çıkışındaki semt) civarında bir marketten aldığımız buz gibi Smirnoff Ice’ları bitiremeden Menton’a vardık.

 

MENTON;

Menton, Monaco’ya çok yakın, (sadece 10 km ve her yarım saatte bir karşılıklı otobüs seferleri yapılıyor, bunu bilgi amacıyla söylüyorum, çünkü bizim kendi aracımız vardı) Fransa’nın İtalya sınırında bulunan, İtalyan kültürünün, dilinin, mutfağının hakim olduğu bir Fransız kasabası, deniz kenarında, tertemiz, yemyeşil, neşeli, hareketli bu kent bizim bu tatildeki son noktamız oldu, tatil programımızı yaparken, İtalya sınırını geçip, San Remo ve Imperia şehirlerini de görmeyi planladıysak da, bu kadar koşuşturmanın ardından, buna ne zamanımız ne de enerjimiz kalmadı. (Ama aracımızı park etmeden önce, İtalya sınırına kadar gidip döndük 🙂

Menton’a Pazar günü gittiğimizden bazı işletmelerin kapalı şehrin de bu yüzden kısmen sakin olduğunu hissettik, deniz kenarında bulunan minik bir “Burç” a benzeyen kalenin hemen yanı başındaki yer altı otoparkına aracımızı park ettik, çoğunluğunu günübirlik ziyaretçilerin oluşturduğunu tahmin ettiğim kalabalık, kentin plajlarını doldurmuştu, bu orta halli insanlar, Fransız Riveria’sının bu mütevazi kentinde denizin ve güneşin keyfini çıkarıyorlardı.

İlk olarak görmek istediğim yer kapalı yemek pazarı oldu, (buradan Ayhan Sicimoğlu’na selam olsun, çünkü kendisi bir programında burayı ziyaret etti ve görüntüler de benim çok hoşuma gitti) ama gittiğimiz deniz kenarındaki Pazar yerini maalesef göremedik, çünkü Pazar günleri kapalıymış.

Şehrin Old Town olarak adlandırılan bölgesi oldukça turistik ve hareketli, bu bölgede hizmet sektöründe yer alan kaliteli mekanlar bulunuyor.

Menton, Fransa’nın İncisi.

Menton’da (İtalyan etkisi nedeniyle), limon çok meşhur, limon magnetleri, limonata satan işletmeler ilgi çekici, kaliteli zeytinyağı ve sirke alabilir, gelirken getirebilirsiniz.

Menton hakkında bir iki kısa bilgi de vereyim, Sultan Vahdettin’in kız kardeşi Mediha Sultan sürgündeyken bir süre burada yaşamış, şehrin nüfusu 30000’den daha az, her yıl Şubat ayında limon festivali düzenleniyormuş, şehrin belediyesi açık hava diskosu olarak düzenledikleri alanda ünlü DJ’leri konuk ederek, eğlencesi bol geceler düzenliyormuş, Menton’un girişinde “Fransa’nın İncisi” yazıyor ama yukarıda da söylediğim gibi şehirde İtalyan ruhu daha baskın, bu etki nedeniyle Fransızca kadar İtalyan’ca da konuşuluyor, bu küçük şehirde bir de Güzel Sanatlar Müzesi bulunuyor.

Menton, buralara kadar gitmişken, (Nice’e 30 km) mutlaka görülmesi gereken bir yer, bana göre meşhur Monako’dan Monte Carlo’dan daha sıcak, samimi ve doğal bir kent, ücretsiz plajlarında deniz keyfi yapabilir, Nice ve Monako’ya göre daha mütevazi ve ucuz işletmelerin de bir şeyler içip, yemek yiyebilirsiniz, yemek demişken saatin 17.00 olduğunu ve acıktığımızı fark edip bizde şık bir restaurant’a oturduk.

Bir şişe beyaz şarap, mozzerella’lı salata ve pizza söyledik, Batuhan bu seyahat boyunca yediğim en güzel pizza buydu dedi, (eee tabii İtalyan etkisi:) yemekte soluklandık, sohbet ettik ve yemeğin ardından Nice’e geri dönüp gün batımını seyretmeye karar verdik, ertesi gün St. Paul de Vence’e gideceğimiz için Nice’e yeterince zaman ayıramayacaktık.

Menton’un küçük trafiğe kapalı meydanında oturup yemek yerken, beni çok hüzünlendiren bir olay yaşadım, beş adet sağlık görevlisi sedye ile bir insanı taşıyorlardı, sedyenin üzerindeki örtü kenarındaki kuşaklar ile sıkı-sıkıya sarılmıştı, olayı ilk önce “götürdükleri kişi ölmüş” diyerek, Nurşen fark etti, cinsiyetini de bilmediğim bu kişi görevliler tarafından götürülürken, Ambulans yüz metre ileride bekliyordu, görevlilerin yanında ölenin hiçbir yakını yoktu, tahminimce yalnız yaşayan yaşlı bir insandı, belki bütün hayatını Menton’da geçirmiş bir kadındı, belki de yaşamını dalgalı denizlerde tüketen, yüzünde derin çizgiler taşıyan bir balıkçı, tanımadığım bu kişinin ölümünden çok etkilendim, bizi de bir gün böyle götüreceklerdi, çok yer görmüştük, çok eğlenmiştik ama daha birkaç dakika önce masraflı bir seyahat oldu, çok yorulduk diye sohbet ediyorduk, sağlıklı ve hayatta olduğumuz için şükrettim, ezbere bildiğim bir şeyi kendime fısıldadım “sonunda ölüm var” ve bu sitenin açılış sayfasında ki sözü içimden tekrar ettim, “yaşamak dünyadaki en ender şeylerden biridir, çoğu insan sadece var olur”.

Bu seyahatimizde (farklı bir yerleşim yeri olarak) göreceğimiz son nokta da, “bir son” ile karşılaşmıştık, gezmeyi sevdiğimi bilen birçok insan, “En çok nereyi sevdin? En çok nereyi beğendin?” diye sorduğunda, daha önce nerede okuduğumu bilmediğim bir cümle ile cevap veriyorum, güzel yer yoktur, güzel “an” vardır, beklemediğiniz bir yer de yaşadığınız küçücük bir “an”, çok farklı duygular yaşamanıza sebep olabilir, bana birçok şeyi, hiç beklenmedik bir anda, hiç beklemediğim bir şekilde hatırlatan Menton’u ben de hep “farklı” hatırlayacağım.

Gezi Sona Eriyor;

Menton’un ardından tekrar Nice’e döndük, akşam yemeği yedik, şehri biraz daha gezmeye çalıştık ve günü sona erdirdik.

Ertesi gün kahvaltının ardından soluğu Saint Paul de Vence’de aldık, çünkü oraya doyamamıştık, galerilerin tamamına girdik-çıktık, bütün sokaklarını dolaştık, Nice körfezini gören bir cafeterya da soluklandık, son birkaç saatin nasıl geçtiğini anlayamadık, zamanımızın tükendiğini görünce havalimanına giderek önce aracımızı teslim ettik, ardından Terminal 1’e geçtik, yanımızda “anılarımız”, elimizde pasaportlarımız, elveda Fransa.

Provence; Tarihi dokunun titizlikle korunduğu, sessiz köyleri, lavanta tarlaları, üzüm bağları, şarap çiftlikleri, muhteşem şarapları ve temiz ırmakları ile bizi kendisine hayran bıraktı.

Cote de Azur; Dünya jet sosyetesinin tatil bölgesi, pahalı otomobiller, helikopterler, milyon dolarlık tekneler ile parasını yemek ve sergilemek isteyenlerin sahnesiydi.

Klasik dileğimizle bitirelim; Tanrı sağlık versin, gezecek kadar da para versin, yeni yerlere gidelim, yeni yerler görelim.

Gezi Tarihleri;

26.07.2017 – 02.08.2017