SLOVENYA – HIRVATİSTAN; Piran , Rovinj , Ljubljana , Bled

Slovenya iki milyon nüfusu ile Orta Avrupa’nın güneyinde yer alan, dağılan Yugoslavya’nın en gelişmiş ülkesi, ama bana göre en önemli özelliği başkenti Ljubljana’nun 2017 yılında Avrupa’nın en yeşil başkenti seçilmesi, zaten ülkenin % 56’sı ormanlardan oluşuyormuş.

Nasıl Bir Program Yaptık;

İlk başta Bohinj ve Bled gölleri ile başkent Ljubljana için iki tam günlük bir program yapmıştık, daha sonra adriyatik kıyısındaki Piran’ın başkent Ljubljana’ya 120 km olduğunu görünce tatili üç güne çıkarmaya karar verdik, THY Slovenya’ya günde iki sefer düzenliyor, ilk uçağın İstanbul’dan 06.55 olduğunu, ikinci uçağın da Ljubljana’dan 20.00 kalktığını görünce, sabah uçağı ile gidip, akşam uçağı ile dönerek dört tam günlük bir program da karar kıldık ve ekstradan bir gün için Hırvatistan’ın Rovinj şehrini de, bu bir günlük zaman diliminde gezmeye karar verdik.

Programı Nasıl Oluşturduk;

İlk gün araba kiralayarak, Adriyatik kıyısındaki Piran şehrine gitmeyi, ardından sınırı geçerek Hırvatistan’ın Porec kasabası ile Rovinj şehirlerini görmeyi, ilk gece Rovinj’de konaklamayı, ikinci gün Bled ve Bohinj göllerini gezmeyi, Bled civarında konaklamayı, üçüncü gün ise Soca vadisini ve Sava nehri kıyısındaki köyleri gezerek akşam üzeri başkent Ljubljana’ya giderek akşam yemeğini şehir merkezinde yemeyi, son gün ise uçağımızın akşam saat 20.00 de kalkacak olmasının avantajı ile başkenti dolaşmayı tasarladık.

(İlk fotoğraf ilk durağımızdan, Piran tekne ve deniz tatili için de uygun bir belde.)

Ve Tatil Başlıyor;

İlk gün Ankara’dan uçağımız sabaha karşı saat 03.20 ‘ de, İstanbul’dan ise 06.55 te idi, Slovenya uçak ile İstanbul’a sadece iki saat mesafede bulunuyor, iki ülke arasında bir saatte fark bulunduğundan, sabah saat 08.30 da Enterprise adlı firmadan internet üzerinden kiraladığımız aracımız ile havalimanından Adriyatik kıyısında bulunan Piran’a doğru yola çıktık. (Araç kiralama bedeli olarak 60 euro ödedik, sınırı geçip Hırvatistan’a geçeceğimizi söylediğimiz de, 20 euro ekstra bedel talep ettiler, yani 80 euro karşılığında son model full bir opel astra ile yola koyulduk ve 4 günlük seyahatimize başladık.)

 

PİRAN;

Slovenya’nın Adriyatik kıyısındaki bu tarihi ve şirin kentinin (yoksa kasaba mı demeli) nüfusu sadece 3.900, Başkent Ljubljana ile Piran arasındaki yol otoban olduğundan, seyahat son derece keyifli ve sorunsuz geçti, arabamızı Piran’ın girişinde bulunan çok katlı otoparka çekerek, yürüyerek 10 dakika içerisinde kent merkezine vardık, (bu arada bu otoparktan binilen asansör ile deniz kenarında yer alan otopark alanına inerek ücretsiz ring yapan araçların varlığını dönüşte öğrendik) çünkü kent merkezine araç ile girmek yasak.

(Tartini Meydanı, Meydanın ortasında elinde kemanı ile Guseppe Tartini’nin heykeli bulunuyor.)

Piran şehir içerisinde denize girilebilen, kent merkezinde bulunan yat limanı, tarihi binaları, tepede bulunup şehre hakim konumdaki kilisesi ve saat kulesi ile çok şirin gidilmeye ve görülmeye değecek bir kent.

Şehrin ana meydanı adını besteci GuseppeTartini’den alan Tartini meydanı, meydanın ortasını Guseppe Tartini’nin heykeli süslüyor.

Piran da Ne Yapılır;

Piran tarihi sokaklarında kaybolup gezebileceğiniz, şehir merkezi içerisinde deniz keyfi yapabileceğiniz, kafelerinde oturup soğuk bir şeyler yudumlayabileceğiniz, şık restaurantlarında lezzetli deniz ürünleri tüketebileceğiniz, sessiz, huzurlu kalabalıktan uzak (gerçi biz 03 Haziran’da Piran’daydık ve yüksek sezon henüz başlamamıştı) bir şehir, bizde bu kentteki kısıtlı zaman dilimi içerisinde bunları yaptık, ilk olarak Tartini meydanın da bir kaç kare fotoğraf çektirerek, taş parke kaplı tarihi sokaklarını gezdik ve saat kulesine çıktık, kuleye çıkmak ücrete tabii (4 euro) fakat buna değeceğini düşünüyorum, zira saat kulesi ziyaretçilerine güzel bir Piran manzarası sunuyor, kuleden indikten sonra deniz kenarında ben bir bira, Nurşen dondurma, Barış’ta kahve içti, şehirde fiyatlar son derece makul, neredeyse Türkiye’nin yarısı denilebilir. 🙂

Piran’ın özellikle tarihi kent merkezi bir yarım ada üzerine kurulu, saat kulesine çıktığınızda limanın ters tarafında kalan sakin koya demirlemiş onlarca tekne, deniz keyfi yapan insanlar, şehrin tepelerinde bulunan şirin tarihi evler Piran’ı sevmenize yol açacak.

HIRVATİSTAN

POREC;

Piran’dan aracımızın yönünü Hırvatistan’a çekirdik, yaklaşık 20-25 dakikalık bir yolculuğun ardından Hırvatistan sınırına vardığımızda şaşkınlık ile karşılaştık, zira sınırda pasaport kontrolü yapılıyordu, daha önce Shengen vizeye tabii iki ülke sınırında böyle bir şeye rastlamamıştım, sınırdaki 10-15 dakikalık oyalanmanın ardından Hırvatistan’a geçtik, Barış yol üzerinde Porec diye bir kasaba bulunduğunu resimlerine baktığında çok beğendiğini söyledi.

Porec, Istria bölgesi olarak adlandırılan coğrafyanın minik kasabalarından birisi, bölge İtalya’ya yakın olması nedeniyle, fazlasıyla İtalyan kültürünün etkisinde kalmış, İtalyan’ca yaygın olarak konuşuluyor. Zaten Istria bölgesi için Hırvatistan’ın Toscana’sı tanımı yapılıyor.

(Birbirine benzeyen trafiğe kapalı, kalabalıkktan uzak tarihi Porec sokakları, lütfen sokakların temizliğine dikkat edin.)

Porec, Hırvatistan’ın deniz tatili yapılan şirin kasabalarından birisi, Hırvatistan Avrupa Birliğine üye ülkelerden biri olmasına rağmen ülke genelinde kendi para birimi olan Kuna’yı kullanıyor, (bizim orada bulunuğumuz tarihte 1 euro 7.80 kuna idi), otoban gişelerinde euro kabul ediliyor olsa da, yerel para birimini cebinizde bulundurmanız da fayda var, çünkü Porec girişindeki arabamızı park ettiğimiz otoparkta otomatlar sadece kuna ile işlem yapıyordu (kredi kartı bile kabul edilmiyordu) ve bir süre euromuzu kuna yaptırmaya çalıştık.

Porec kireç taşı ve mermer ile inşa edilmiş tarihi evleri, aşındıkça görünümü, güzelliği artan mermer kaplı sokak parkeleri, çok kültürlü yapısı ile insanı büyüleyen bir güzelliğe sahip, tarih öylesine güzel korunmuş ki, imreniyorsunuz-büyüleniyorsunuz.

Porec’te bir tarihi binanın alt katında hediyelik eşya dükkanın da, Türk olduğumuzu öğrenen işletmeci, “bu bina 600 yıllık bir yapı, Türk- İstanbul mimarisiyle inşa edilmiş bir bina” dediğinde, dükkandan dışarı çıkarak iki katlı cumbalı yapının gerçekten de, tarihi İstanbul evlerine benzediğini fark ettik. (Tabii biz bu şekilde kaç yapıyı bugüne kadar taşıyabildik veya bu kadar eski ve içerisinde yaşam olan kaç yapıya sahibiz bu da ayrı bir araştırma konusu).

(Bir üst parağrafta bahsettiğim 600 yıllık Osmanlı Mimarisi ile inşa edilmiş olan konak (sağda ileride yer alan yapı).

 

Porec’te bir saatlik bir Old Town turu yaparak bir restaurant da öğle yemeği yedik, ardından da aracımızı alarak, ilk gecemizi geçireceğimiz Vrsar’a doğru yola çıktık.

Porec için şunu söyleyebilirim; Yolunuz bu coğrafya ya düşerse, görülmeye değer bir kasaba olduğu düşüncesindeyim.

VRSAR;

Aslında Vrsar uğramayı düşündüğümüz kıyı kentlerinden birisi değildi, Nurşen (eşim) Booking.com dan araştırma yaptığında Rovinj de otel fiyatlarının Vrsar’a kıyasla daha pahalı olduğunu ve Vrsar’ın resimlerden güzel göründüğünü söyledi, biz de ilk gün için Vrsar’da Hotel Vista’ya rezervasyon yaptırdık, iki kişilik oda fiyatı 45 euro civarında, son derece yeterli ve lezzetli bir kahvaltısı olan Hotel Vista’yı kesinlikle tavsiye ediyorum, otelin gösterişli bahçesinin ucunda bulunan oturma grubu muhteşem bir Adriyatik manzarası sunuyor (otel kısmen yüksekte bulunduğundan), Hotel Vista’nın otoparkı da bulunuyor, ücrete tabii ama günlük sadece 2.50 euro, Vrsar deniz tatili yapılabilecek, kafanızı dinleyebileceğiniz, yemyeşil, kuş sesi dolu muhteşem bir tatil yöresi.

(Hotel Vista’nın son derece şık ve zarif düzenlenmiş terası (bahçesi) harika bir Adriyatik manzarası sunuyor.)

 

(Özellikle kışları bir kaç yüz kişinin yaşadığını düşündüğüm Vrsar da büyük bir marina da bulunuyor.)

 

Vrsar’da kuş sesini unuttuğumu fark ettim, artık köylerimiz de, kırsalda bile böylesine bir kuş cıvıltısına rastlayamıyor olmak ne kadar üzüntü verici, bu otelde kitap okumak, kuş sesi dinlemek, dostlarımla oturup  sohbet etmek ve bir şeyler içerek bir kaç gün geçirmek ne güzel olur diye düşündüm.

Vrsar, bizim sahil kentlerimizde artık neredeyse kalmayan kent içerisinde denize girilebilen ücretsiz plajlara sahip. Bu plajların hemen ardında, geniş çim alanlar da, dev ağaçların gölgesinde keyif yapan, kitap okuyan, sohbet eden insanlara rastladık, bir önceki paragrafta burada bir kaç gün tatil geçirmek ne kadar güzel olur dememin sebebi işte bu.

Otele giriş yapıp, valizlerimizi odaya bıraktıktan sonra Rovinj’e doğru yola çıktık, bu arada Barış ile Nurşen’e aslında bir gün içerisinde ne çok şey yapılabildiğini söyledim.

Vrsar-Rovinj arası 25-30 kilometre, yol boyunca ormanlık bir araziden ilerlediğinizden seyahat son derece keyifli geçiyor.

ROVİNJ;

Rovinj’i gördüğümde artık bir şeyden çok emin oldum, Hırvatistan turizmi hakkıyla yapan, doğayı ve tarihi koruyan muhteşem bir ülke. (Daha önce Dubrovnik ve Cavtat’ı da gördüğümden bu coğrafya da yüzlerce kilometre gezdiğimden bunu rahatlıkla söyleyebilirim.) Kötü olan tek tarafı ise, çevresindeki diğer ülkelerin tamamından daha pahalı olması (Karadağ, Bosna Hersek, Slovenya’dan), ama gözünüzü korkutmak istemem, yine de bizim tatil beldelerimize göre daha ucuz olduğu kanısındayım, bunda özellikle içkinin bu ülkelerde ucuz olması da önemli bir etken.

(Eski ve renkli evleri ile Rovinj denizden bakıldığında çok güzel bir manzara sunuyor.)

Kent merkezi içerisinde park sorunu bulunuyor, bu yüzden aracımızı kısmen uzak bir mesafede yol kenarındaki paralı park yerine bırakarak merkeze doğru yürümeye başladık, Rovinj ziyaretçilerine uzaktan bakıldığında masalsı bir görüntü sunuyor, bu seyahatte gördüğümüz (şu ana kadar) Piran, Porec, Vrsar’a göre daha büyük, daha kalabalık ama her şeyden önemlisi çok daha gösterişli bir kent.

Tıpkı Porec gibi Rovinj de Istria bölgesinin şehirlerinden, bu bölgenin en büyük yerleşim yeri ise Pula, Barış oraya gitmeyi arzu ettiyse de, çok koşturmaca olacağı gerekçesiyle bundan vazgeçtik, Rovinj özellikle denizden gün batımına yakın muhteşem bir güzelliğe bürünüyor, tek kötü yanı diğer yerlere göre daha turistik olması, ee bu kadar kusur kadı kızında bile bulunur artık.

(Kayalıklar doldurulmadan, iskele yapılmadan tarihi doku ve doğallık hiç bozulmadan da turizm yapılabiliyor.)

Rovinj de Ne Yapılır;

Vrsar için bir kaç gün dinlenilecek bir tatil beldesi demiştim, Rovinj ise bir kaç gün eğlenilecek bir kent, tarihi doku çok iyi korunmuş, özellikle gün batımını kayalıkların üzerinde seyretmeniz için, cafelerin, restaurantların doğal olarak düzenlediği çok şirin oturma alanları bulunuyor, fiyatlar biraz turistik, bu seyahatimizdeki en yüksek fiyatlara Rovinj de rastladık.

Güneşi batırdık ve acıkdık, Barış Vrsar’da otelin resepsiyonundaki görevli kadına akşam yemeği için Rovinj’de nereyi tavsiye edersiniz diye sorduğunda, lüks olmasın ama lezzetli ve hesaplı olsun istiyorsanız “DARIO Restaurant Pızzeria’yı tavsiye ediyorum dediğinden, akşam yemeği için turistik bölgenin dışındaki Dario Restaurant’a gittik, gerçekten güzel, temiz, leziz ve hesaplı bu mekan, özellikle yerli halkın akşam yemeği için tercih ettiği bir restaurant, Rovinj’e gittiğinizde bir akşam kesinlikle uğramanızı tavsiye ediyorum, Dario Restaurant’ın Pizzaları öylesine büyük ki, en büyük boy pizzasını iki kişi bitirmeniz çok zor, fiyatı da 65 kuna!!!

Rovinj’in İtalyan etkisindeki tarihi sokaklarının tamamını dolaşmanızı, şirin kafelerinde soluklanmanızı, güzel Hırvat şaraplarını yudumlamanızı tavsiye ediyorum. Aşağıda daha ayrıntılı anlatacağım bölge Hırvatistan’ın Toscana’sı olarak adlandırılıyor, aman unutmayalım.

Rovinj de Valentino adlı bir işletme bulunuyor, bu mekan özellikle gün batımın da muhteşem bir manzara sunuyor, şehrin en şık mekanlarından birisi, fiyatları da buna uygun tabii, ara sokakları gezerek, tepede yer alan kiliseye vardığınızda yine güzel bir manzara ile karşılaşıyorsunuz, burada bulunan cafeterya da Adriyatiği seyrederek birer soğuk bira içtik ve soluklandık, sohbet ederken Türk olduğumuzu anlayan iki Makedonyalı arkadaş, bu topraklarda 500 yıl huzur içerisinde yaşadıklarını söyleyerek bize jest yaptılar, ardından akşam yemeğini yemek için üst paragrafta tavsiye ettiğim Dario Restaurant’a gittik.

(Tıpkı Porec gibi Rovinj’in tarihi kent merkezi de son derece iyi korunmuş şık butikler ve restaurantlar her türlü turistin beklentisini karşılayabilecek kadar çeşitliliğe sahip.)

 

Rovinj fotoğraf tutkunları için doğal bir platform niteliğinde, yaşayan, hareketli tarihi kent merkezi, şık restaurantları, kafeleri, butikleri ile bir turistin istediği ve beklediği her şeyi fazlasıyla verebilecek nitelikte bir tatil beldesi.

Rovinj’in geceleri de çok hareketli olduğunu, keyifli vakit geçirilebileceğini düşünüyorum, akşam yemeğinin ardından yorgunluktan tükendiğimizden ve saat 23’e yaklaştığından otele dönmeye karar verdik, dile kolay gece 1.30 da Ankarada’da evden çıktık ve bir gün içerisinde, önce İstanbul’a ardından Ljubljana’ya, Piran’a, Porec’e, Vrsar’a ve son olarak Rovinj’e geldik, bir gün de neler yapılabiliyor değil mi!

BUJE;

İkinci gün Vrsar’da güzel bir kahvaltının ardından otelin bahçesinde kahve keyfi yaparak yola koyulduk, yukarı da kısmen anlattığım Istria bölgesi (ikinci baskı oluyor biliyorum) Hırvatistan’ın Toscana’sı olarak adlandırılıyor Vrsar-Buje arası yaklaşık 55 km’lik bir yol, Vrsar’dan çıktıktan bir süre sonra otobana çıkıyorsunuz, yaklaşık 30 dakika sonra da Buje’ye varıyorsunuz. Hırvatistan’da şehirler yüksek bir tepenin eteklerine kurulmuş, en zirvede, bir kilise ve kule bulunuyor, tarihi yapılar yüzlerce yıldır özenle korunmuş Buje de bu kentlerden – kasabalardan bir tanesi, Buje’ye uğramamızın sebebi, “Kabola” adlı şarap çiftliğinin burada bulunuyor olmasındandı.

 

(Kabola bağlarının peyzaj düzenlemesi tek kelimeyle kusursuz, gelişi güzel konulmuş tek bir objeye rastlayamazsınız.)

Kabola, Buje kasabasının bir-iki kilometre dışında bir şarap çiftliği (markası), Pazar günleri ziyaretçi kabul etmiyorlar, haftanın altı günü, saat 10 – 18 arası açık, şirin tadım da yapılabilen bir butiği bulunuyor, tadım yaparak beğendiğiniz şaraplardan bir tanesini arka bahçesinde önünüzdeki üzüm bağlarını ve uzaklardan size deniz görüntüsü sunan Adriyatiği seyrederek yudumluyorsunuz.

(Arka bahçe de fotoğrafta gördüğünüz çim alanın altı şarap mahzeni olarak kullanılıyor.)

Çiftliğin yüzlerce dönümlük üzüm bağları, bakımlı, tarihi, göz alıcı taş bir binası, arka bahçesinde yaşlı, görkemli bir meşe ağacı ve üzerinde yuvarlanıp, şarap yuvarlayabileceğiniz yemyeşil çimleri bulunuyor.

Bu coğrafya ya yolunuz düştüğü taktirde, Vrsar da konaklamayı ve Kabola’yı ziyaret edip soluklanmayı mutlaka ama mutlaka yapın diyorum.

Bağ bozumu ile ilgili bilgi almak istediğimiz de, her yıl hava durumuna bağlı olarak, bağbozumu tarihinin değiştiğini, örneğin, bir önceki yıl 25 Ağustos’ta, geçen yıl ise 9 Eylül’de bağbozumunun başladığını öğrendik. Bölge şarap bağları ile ünlü olduğundan, sırf böyle bir etkinlik için bile ziyaret edilebilir diye düşünüyorum.

Bölgede başka şarap çiftlikleri de bulunuyor, “Kozlovic” bunlardan bir tanesi, bizim görülecek yerler listemiz de olmasına rağmen zamanımız olmadığı için uğrayamadık.

(Böyle bir evde oturmak istermiydiniz.)

Başka bir seyahatte bunu bir kez daha yazmıştım, “güzel yer yoktur, güzel an vardır diye”, Kabola da çimlerin üzerinde, küçük bir zeytin ağacının gölgesinde geçirdiğimiz 1-2 saat hayatımızın en güzel zaman dilimlerinden birisi oldu, eğer gezecek onca yer, kat edilecek 100 km olmasa idi, o güzel bahçede, renkli minderlerin üzerinde, zeytin ağacının gölgesinde bir şişe daha şarap yuvarlayacaktık, istemeye-istemeye Kabola’dan ayrılarak Slovenya sınırına doğru yola çıktık ve kısa bir süre sonra sınıra vardık. (Kabola şarap çiftliği neredeyse Hırvatistan’ın Slovenya sınırında bulunuyor.)

SLOVENYA;

Hırvatistan sınırını geçtikten sonra başkent Ljubljana çevre yolunu kullanarak Bled gölü yakınında bulunan, geceyi geçireceğimiz “Pension Török”e gittik, Hrase 17, 4248 Lesce adresinde Lesce şehir merkezinin hemen yanı başında, pırıl pırıl bir tesis olan Pension Török’e bir gece için 2 kişilik oda ve kahvaltı dahil 60 euro ödedik, kahvaltı sınırlı olsa da, otelin temizliği, özellikle yeni çarşafları, havluları 5 yıldızlı bir oteli kıskandıracak kadar temizdi, eğer aracınız var ve Bled çevresinde bir gece konaklamayı düşünüyorsanız kesinlikle tavsiye ederim. (Hırvatistan sınırını geçtikten sonra Predjama Kalesi’ne de kısa bir ziyaret yaptık bunu da alt paragrafta anlatayım.) Bu arada otelin yanı başında büyük bir market ve bir kaç yüz metre ilerisinde hesaplı ve lezzetli yemekler sunan bir restaurant bulunuyor, ismi Gostilna olan bu restaurant geniş bir menüye sahip, fiyat-kalite oranı karşılaştırıldığında tavsiye edilebilecek bir işletme.

Lesce, Bled gölüne 5-6 kilometre uzaklıkta bulunan bir kasaba, turistik olan Bled’e göre çok daha uygun fiyatlarla konaklama imkanı sunuyor.

Predjama Kalesi;

Hırvatistan sınırından Slovenya’ya geçtikten sonra 31 km uzaklıkta (yolumuzun üzerinde yer alan) Predjma Kalesi (şatosu) Slovenya’nın en çok ziyaret edilen yerlerinden birisi. Güzergahımız üzerinde yer alan şatonun ana yoldan sonraki 5-10 kilometrelik ara yolu ise oldukça virajlı ve ıssız.

(Predjama kalesinin bulunduğu coğrafya muhteşem bir doğaya sahip.)

Son da söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Türkiye’de yaşayıp, Sümela manastırını gören bir kişi için Predjama Kalesi son derece sönük kalıyor, bu kale-şato için küçük Sümela denilebilir.

(Kale güvenlik kaygısıyla olsa gerek, dik bir dağın yamacına dağ oyularak inşa edilmiş.)

Programımız çok yoğun olduğundan Predjama Kalesi’ne kısa bir ziyaret yapıp, birkaç kare fotoğraf çektirdikten sonra Bled’e doğru yola koyulduk, görmeye değer mi derseniz, evet ilginç, ormanlık yemyeşil bir coğrafyanın içerisinde yer aldığından, günümüze değin çok iyi korunduğundan, tarihi mekanı karşıdan gören restaurant ve kafeterya gibi sosyal tesisler bulunduğundan ötürü görülmesi gerektiği kanısındayım.

Bled;

Bled gölü bu seyahatimiz boyunca en büyük hayal kırıklığına uğradığım yer oldu, (çok aşırı beklenti ile mi giddik acaba) aslında yanlış anlaşılmak istemem, Bled muhteşem bir coğrafya içerisinde yer alan, insanların plajlarında yüzdüğü, gölün ortasında bulunan kilisesi ve kulesi ile büyüleyici bir güzellik sunan, gölün yanı başındaki dağın zirvesindeki kalesi ile fotoğraf tutkunlarının yüzlerce kare çekebileceği bir yer.

(Bled gölünün orta yerindeki küçük ada üzerine inşa edilmiş olan kilise manzaranın güzelliğine epey bir katkı sağlıyor.)

Eee öyleyse niye hayal kırıklığına uğradın diyeceksiniz, bu seyahat boyunca öylesine bakir, sessiz, yeşil ve doğal yerler gördük ki, Bled bunların yanında son derece turistik, kalabalık ve yapılaşmanın yoğun olduğu bir turistik kasaba.

Gölün hemen yanıbaşında büyük sayılabilecek tesisler bulunuyor, çok bilinen turist kafilelerinin uğramadan geçmediği bir destinasyon olduğundan aracınızı park etmekte zorlanıyorsunuz, Slovenya’nın geneline göre daha pahalı, ama buralara yolunuz düştüğünde yine de mutlaka görülmeli düşüncesindeyim. Özellikle yüksek bir tepeden gölün ortasında bulunan minik ada güzel bir manzara sunuyor.

(Gölün bir kıyısında, Kürek takımları için inşa edilmiş iskeleler bulunuyor.)

Gölün ortasında bulunan adaya-kiliseye ulaşım tekneler ile sağlanıyor, bu tekneler çevreye duyarlı olduklarından kürekler ile ulaşım sağlıyor, bize ne uzak ama ne güzel uygulamalar değil mi?

Bu arada adanın iskelesinden tepedeki kileseye 99 adet basamak ile çıkılıyor, evlenmek için bu kiliseyi seçen damat adayları gelini kucaklarına alarak merdivenlerin tamamını çıkıyorlarmış, bu bir gelenekmiş, eğer gelin kilolu ise vay damadın haline!

(Gölün etrafında konaklama ve yeme – içme konusunda hiç bir sıkıntı çekmeyeceğiniz kadar çok işletme faaliyet gösteriyor.)

Bled’de Ne Yapılır;

  • İlk olarak aracınızı ücretli alana park ederek (başka bir seçenek yok) gölün etrafında yürüyüş yapabilir, bisiklet ile gezebilirsiniz.
  • Kürek yapan küçük çocukları seyredebilir, göl kenarındaki kürek kulüplerini ziyaret edebilirsiniz.
  • Kaleye çıkarak muhteşem manzarayı seyredebilirsiniz. (hem araç hem de finüküler ile çıkılabiliyor).
  • Göl kenarındaki şezlonglardan birine uzanarak, pırıl-pırıl Bled gölünde yüzebilir, yüzerken de gölü çevreleyen orman kaplı dağları seyredebilirsiniz.
  • Bir kafeye oturarak, Bled’e özgü bir tatlı olan buradan çıkan Kremna Rezina ile kahvenizi yudumlayabilirsiniz. (Ben biraz ağır buldum, eğer iki kişiyseniz bir adet söyleyin derim).
  • Gölün ortasında bulunan adanın basamakların da güzel fotoğraflar çektirebilirsiniz. (Bu arada gelini basamaklardan yukarıya kucağın da çıkaran damatları da anın derim)

Bohinj;

Bled’e 21 km uzaklıkta, küçük bir kasabanın (köyün) kenarında, Bled’e göre çok daha huzurlu, sessiz ve daha güzel bir göl, yanı başında son derece güzel bir otel bulunuyor, (artık fiyatını araştırırsınız) gölün kenarındaki taş köprünün üzerine çıktığımızda, binlerce balığın akıntıya ters pozisyonda gölün kendilerine getirdikleriyle karınlarını doyurmaya çalıştığına şahit olduk.

Bohinj gölü kenarında, gölün simgesi olan bir geyik heykeli bulunuyor, Bohinj piknik yapılabilecek, göl kenarında çim alanlar da uzanıp kitap okunabilecek, sohbet edilebilecek, şarap içilebilecek veya hiç bir şey yapmadan iç sesinizi dinleyebileceğiniz bir yer.

Bohinj gölü yanı başında bir teleferikte bulunuyor, kışın kayak tutkunlarının bu bölgeyi ziyaret ettiklerini düşünüyorum.

(Bohinj gölünün simgesi geyik heykeli doğal bir kayanın üzerinde ziyaretçilerini karşılıyor.)

Bohinj gölü çevresinde bir çok yürüyüş yolu bulunuyor, zaten Slovenya da 7000 km’den fazla doğa yürüyüş yolu bulunuyor.

Slovenya seyahatinde çok bilinen ve mutlaka gidilen bir yer olan Bled gölüne uğradığınızda, Bohinj’i de mutlaka görmenizi tavsiye ediyorum.

Bohinj’i gördükten sonra, otele dönmeye karar verdik ve Lesce’de akşam yemeği yiyerek, otele gittik, yorucu ama güzel bir gün daha sona erdi.

Soca Vadisi – Tolmin;

Üçüncü gün kahvaltının ardından, Tolmin’e doğru yola çıktık, Lesce-Tolmin arası 81 km olsa da, yol virajlı ve tek yön olduğundan 1,5 saate yakın sürüyor, ama muhteşem bir coğrafyanın içerisinde seyahat ettiğinizden hiç sıkılmıyorsunuz ve yolculuğun nasıl bittiğini anlamıyorsunuz.

Tolmin büyük, temiz bir göl kenarında (aslında bu çok sıradan bir cümle oldu, çünkü Slovenya da, kirli tek bir nehir, dere, göl bulunmuyor) yer alan küçük bir kasaba, Tolmin’i ziyaret etmemizin nedeni ise, şehrin yanı başında bulunan Soca nehrinin aktığı “Tolminska Korita” kanyonuydu, Kanyondan Tolmin kasabasına bir yürüyüş yolu da bulunuyor, ama bunun için zaman sorunununuz olmaması gerekiyor.

(Vadi boyunca rafting meraklılarına hizmet veren işletmeler yer alıyor.)

Tolminska Korita kanyonu ziyaretçilerine iki farklı yürüyüş parkuru-seçeneği sunuyor. Biz zaman sıkıntısı nedeniyle kısa olan 1,5 saatlik parkuru tercih ettik, uzun parkur ise 2,5-3 saat sürüyormuş, kanyona giriş ücretli, (ücret kişi başı 4 euro) aracınızı da bu noktada bulunan park alanına çekebilirsiniz.

Tolminska Korita, Bled ve Bohinj den sonra 100 km’e yakın yolu boşa gitmediğinizi düşüneceğiniz, iyi ki geldim diyeceğiniz bir kanyon, muhteşem bir doğa içerisinde bulunuyor, biz Haziran ayı başında gittiğimizde, yüksek dağların eteklerinde az da olsa hala kar bulunuyordu, kar suları nehrin debisini beslediğinden, Soca nehrinin gösterişli rengi, ürkütücü sesi ve insanı iştahlandıran pırıl pırıl görüntüsü ile ruhumuzun doymasına, karnımızın acıkmasına yol açtı.

(Kanyon’u ilk gördüğümüz yüksek tepe, harika bir yere geldiğimiz izlenimine kapılmamıza yol açtı.)

Kanyon ziyaretçiler için düzenlenmiş asma köprüleri, seyir terasları ile güzel fotoğraflar çekmenize olanak sağlıyor. Kanyon belli bir bölgede yukarıya doğru o kadar çok daralıyor ki, neredeyse gökyüzünü görmenize imkan kalmıyor.

Tolminska Korita kanyonunun girişinde aracınızı park ettiğiniz noktada bir restaurant bulunuyor, bu restaurant, bölgeye ve nehre özgü “mermer alabalık” olarak adlandırılan balığı yiyebileceğiniz, hesaplı, lezzetli bir işletme, bizde öğle yemeğimizi bu mekanda yedik, son derece lezzetli üç adet alabalık, bir büyük bir küçük şişe şarap, tatlı, kahve (ve ikram olarak sunulan aşırı sert likör) dahil 48 euro ödedik, (kişi başı 16 euro) turistik bir mekanda, turistik bir işletme olmasına rağmen, makul, lezzetli bu restaurantı pas geçmeyin diyorum. (Tatlı olarak yediğimiz “Domacı Strukljı” değişik, güzel bir lezzet, deneyin pişman olmazsınız.)

Yemeğin ortasında korkunç bir yağmur başladı, o sırada kanyon içerisinde olmadığımız için tanrıya şükrettik! Yemeğimiz de yağmurda aynı anda bitti, yemeğin ardından Kobarid’e doğru yola çıktık. Tolminska Korita – Kobarid arası 18 km.

Kobarid;

Tolmini, Soca nehrini (kısmen) ve Tolminska Korita’yı gezdikten sonra, çok yakın bir mesafe de olması nedeniyle Kobarid’e uğramaya karar verdik.

Kobarid Soca nehri kıyısında düz bir vadiye kurulmuş bir kent, kenti yüksekten seyredebileceğiniz tepeye bir kilise inşa edilmiş, kilise Mussolini tarafından 1.Dünya savaşında burada hayatını kaybeden 7000 İtalyan askerin anısına yaptırılmış, tepeye doğru kıvrıla – kıvrıla çıkılan yolun her iki yanında, küçük anıtlar bulunuyor, kilisenin bulunduğu yerden Kobarid’in tamamını seyredebiliyorsunuz, Slovenya’nın neredeyse tamamı gibi Kobarid’de de yüksek bina bulunmuyor, doğa bozulmamış, yemyeşil orman içerisinde bir kasaba.

(Mussolini tarafından inşa edilen yüksek tepede yer alan kiliseye çıktığınızda savaşın yaşandığı vadiyi ve Kobarid’i görüyorsunuz.)

Bulunduğumuz yüksek tepeden kasabayı seyrederken, kilisenin çanı çalmaya başladı, o anda gözümün önündeki düzlükte 7000 tane gencin son nefesini verdiğini düşünüyordum, hüznüm katlanarak arttı, Savaş ne büyük bir trajedi 7000 hayat, sadece buradaki bir çarpışma da kaybedilen insan sayısı, canınızı daha fazla sıkmak istemiyorum.

Hısa Franco;

Franco restaurant Kobarid kent merkezinin dört kilometre dışında, bu restaurantın ilginç bir hikayesi var, işletmenin sahibi ve şefi Anna 2017 yılında dünyanın en iyi şefi seçilmiş.

Anna’nın ilginç bir yaşam öyküsü var, hiç bir gastronomi eğitimi almayan bu kadın şef, eşinin işlettiği restaurant batmak üzereyken kolları sıvamış, Anna Uluslararası İlişkiler okumuş, restaurant işletmeciliğine soyunduğunda, babası ile uzun zaman ters düşmüş, sen yemek pişirmek için mi okudun diyerek büyük tartışmalar yapmışlar.

(Franco Restaurant arkamız da yer alan bu mütevazi bina da hizmet veriyor.)

Youtube’dan restaurantları ve Anna’nın hayat hikayesi ile ilgili videoları seyretmenizi tavsiye ediyorum, Anna ilk olarak Michelin yıldızlı restaurantları müşteri olarak ziyaret etmiş ve kendi yöresel ürünleriyle, kendi kültürünün lezzetlerini harmanlamış, 2017 de dünyada yılın en iyi kadın şefi seçildiğine göre, başarılı da olmuş.

Franco kara yolu kenarında, yeşillikler içerisinde sıradan bir bina da hizmet veren bir restaurant, ama dünyanın her yerinden lezzet tutkunlarının ziyaret ettiği bir işletme, müşteriler aylar öncesinden yaptırdıkları rezervasyon ile (6 ay sonrasına gün veriyorlar) set menü ve şarap dahil kişi başı ortalama 150 euro civarında bir bedel ödüyorlar, restaurantın üst katında sınırlı sayıda oda da konaklama imkanı da bulunuyor, görüyorsunuz ya, Slovenya gibi küçücük bir ülkenin, minicik bir kasabasın da bile insanlar neleri başarabiliyorlar. Bu arada Anna’nın restaurant işletmeciliği konusundaki başarısız kocası da restaurant da, Sommelier (şarap uzmanı) olarak çalışıyor, şarap yemek eşleşmeleri yapıyor ve peynir olgunlaştırma, yaşlandırma işi ile uğraşıyormuş. (Bence kadın kocasına bir iş yaratmış!)

Franco’nun bahçesinde bir kaç fotoğraf çektirip biraz soluklandıktan sonra, gezinin son ayağı için başkent Ljubljana’ya doğru yola çıktık, navigasyon 160 km’lik yolumuz olduğunu söyledi, dağlara tırmanarak, Soca nehrini seyrederek yaptığımız yolculuk boyunca minik kasabalardan ve onlarca köyün içinden geçtik.

(Bakın buraya da geldik pozu, kabul ediyorum biraz görgüsüzce 🙂

Köylerin içerisinden, kıyısından geçerken binlerce köy evi gördük, peyzaj düzenlemesi yapılmayan, önünde, cam ve balkonların da çicek bulunmayan, çimleri biçilmemiş tek bir eve rastlamadık, acaba evinin önüne bakmayana, bahçesiyle ilgilenmeyene cezamı kesiyorlar diye düşünmekten kendimizi alamadık! Şaka bir yana bu herhalde hayata nasıl baktığın ile ilgili bir şey, elindeki çalı süpürgesi ile kara yolunu süpüren yaşlı bir kadına bile rastladık.

Yol üzerindeki marketten aldığımız şarap ve soğuk biraları nehir kenarın da yudumlayarak, sohbet ederek, Barış’ın bluetooth ile arabanın müzik sistemine aktardığı şarkıları dinleyerek harika bir yolculuk yaptık, sıra ile herkes bir şarkı seçti, ortaya eğlenceli bir seyahat ve harika bir müzik ziyafeti çıktı.

Slovenya’nın kuzeyinde İtalya ve İsviçre sınırdaki Soca vadisi ve Triglav Milli Parkı bir kaç gün hiç sıkılmadan gezebileceğiniz bir coğrafya, minik köylerde bulunan restaurantlar da karnınızı doyurabilir, küçük tesisler de konaklayabilir ve ah binlerce kişinin tatil yaptığı herşey dahil otellerde benim ne işim vardı diye dertlenebilirsiniz, bir bilgi daha vereyim, Triglav Ulusal Parkı Avrupa’nın en eski parklarından birisiymiş, artık Ljubljana’ya geçiyorum.

Ljubljana;

Vallahi bir kaç ay önce böyle bir şehrin varlığından bile haberim yoktu, ismi bile zor söylenen ve yazılan bu şehir, 2017 yılında Avrupa’nın en yeşil başkenti seçilmiş, etrafı orman kaplı dağlar ile çevrili 300 bin nüfuslu Ljubljana bence sadece yeşil bir başkent değil, aynı zamanda son derece sakin ve sessiz bir kent, uçağınız şehrin havalimanına inerken bir ormanın içerisine indiğinizi hissediyorsunuz, küçük tarım arazileri hariç çıplak tek bir alan göremediğimiz Ljubljana kazandığı ödülü sonuna kadar hak ediyor.

Ljubljana şehrinin simgesi ejherda, kelime anlamı ise sevilen yer demekmiş, şehir içerisinde dört köşesin de ejherda heykelleri bulunan bir köprü bulunuyor (Graın Brıdge), nehrin iki yanı boyunca kaliteli restaurantlar ve eğlence mekanları her keseye hitap ediyor, yemekler lezzetli fiyatlar Slovenya ortalamasının üzerinde, Avrupa ortalamasının altında.

(Neboticnik Skycraper binasının terasından Ljubljana kalesi.)

Ljubljana da otel fiyatları yüksek olduğundan, aracımız da bulunduğundan şehrin bir kaç kilometre dışında bir otel de konakladık, şehir merkezinde yeterli otopark bulunuyor, Ljubljana yürüyerek (ama biraz yorularak) bir tam günde gezilebilecek bir kent, daha fazlasına yazık olur.

Ljubljana’dan Bled gölüne giderken yol üzerinde Postojna mağarası bulunuyor, notlarımız arasında yer almasına rağmen biz bu mağarayı göremedik, Avrupa’nın en büyük mağarası olan Postojna’ya giriş ücreti 25 euro ve mağara içerisinde elektrikli bir tren bulunuyor(muş).

(Kaleye çıktığınız da, Ljubljana’nun niçin avrupa’nın en yeşil başkenti seçildiğini anlıyorsunuz.)

Ljubljana da Ne Yapılır;

  • Şehrin kalesine çıkarak, (finiküleri kullanmak şart değil, tatlı bir rampadan 15-20 dakikalık yürüyüşün ardından zirveye çıkılabiliyor.) şehri seyretmelisiniz, kalenin girişinde bir bilet bankosu bulunuyor, biz buradan kişi başı 7.50 euro vererek bilet aldık, aman siz bunu yapmayın, çünkü kalenin içerisine biletsiz girilebiliyor, bilet neredeyse hiçbir şeyin sergilenmediği küçük müze ile kuleye çıkmanıza yarıyor, bu da kesinlikle 7.50 euro vermeyi gerektirmiyor.
  • Nehir kenarındaki restaurantlar sunum ve lezzet açısından çok başarılı, öğle ve akşam yemekleri için bu mekanlar kullanılmalı. (Trubarjeva caddesi) Restaurant olarak Zlata Ribica’yı tavsiye ediyorum.
  • Neboticnik Skyscraper şehrin en yüksek binası, bu yapının en üst katında bir restaurant ve kafeterya hizmet veriyor, kaleyi tam karşıdan gören, şehre hakim ve çıkış ücretsiz (bu çok iyi) bu mekan kesinlikle ziyaret edilmeli.
  • Ljubljana belediye binası görülmeli.
  • Mestni meydanı ve meydanı süsleyen üç carniola Nehri Çeşmesi görülmeli.
  • Tivoli park 1800 lerde inşa edilmiş doğal bir park, biz gitmedik, çünkü şehrin tamamı zaten doğal bir park.
  • Metelkova daha önce Slovenya ordusunun üs olarak kullandığı bir bölge, 93 yılından sonra sokak sanatçılarının yaşam alanı olmuş, akşamları insanların şarkı söylediği, canlı müzik yaptığı dans ettiği bir yer.
  • Ljubljana da ne içilir diye soracak olursanız eğer, kesinlikle şarap derim, Slovenya da ülke nüfusunun %1,5’u ya bağ sahibi ya da şaraphanesi var, bilginize.

GEZİ SONA ERİYOR;

Bir seyahatin daha sonuna geldik, bu seyahatte daha önce başka şehirlerini gördüğümüz bir ülke olan Hırvatistan’ın Istria bölgesini ve daha önce görmediğimiz bir ülke olan Slovenya’yı görme şansı elde ettik 🙂

Hırvatistan bana göre dünyada turizmi en iyi yapan ülkelerden bir tanesi, şehirlerin tarihi dokusu hiç bozulmamış, yeni modern tek bir yapıya rastlamıyorsunuz, hizmet sektörü gelişmiş, yemekler lezzetli, fiyatlar uygun, Türkiye’de bir şişe içki almak artık zengin işi olduğundan, harika şarapları su parasına içiyorsunuz, uçak bileti hesaba katılmadığında ülkemizden daha hesaplı, huzurlu bir tatil yapabileceğiniz Hırvatistan’ın 1000 adet adası bulunuyor, bunların 80 tanesinde yerleşim ve hayat var.

Vrsar, Porec, Rovinj ve gitmeye fırsatımızın kalmadığı bölgenin en büyük kenti Pula görülesi yerler.

(Bu yazının son fotoğrafı Hırvatistan’ın Buje kasabasında yer alan Kabola şarap bağlarından gelsin 🙂

Slovenya orman kaplı bir ülke, küçük tarım arazileri hariç, ormanların içerisine çiçekler ile bezeli evler serpiştirilmiş, başta da söylediğim gibi dağılan Yugoslavya’dan ayrılan ilk ve en zengin olan ülke, ama turizm açısından Hırvatistan’ın gerisinde, zaten ayrılık aşamasında Hırvatlar adriyatik kıyılarının tamamını almışlar, (ilginç Hırvatistan sınırlarını bir haritadan incelemenizi tavsiye ederim).

Piran Slovenya’nın küçük sahil şeridinde huzurlu, temiz ve hesaplı deniz tatili yapılabilecek kenti, Slovenya da güvenlik sorunu bulunmuyor, hiç bir sıkıntı ile karşılaşmadık, karayollarında trafik stresi ve yoğunluğu yok, bütçeniz ve patronunuz (işiniz) izin veriyorsa, bu bölge 10 günlük bir seyahati kesinlikle hak ediyor.

Bu tatilden önce, bayağı yer gördüğümüzü, çok gezdiğimizi düşünüyordum, kesinlikle yanıldığımı anladım, dünya çok büyük, görülmeyi hak eden binlerce kasaba, şehir, köy var, Danimarka da bir atasözü varmış, “Hayatımızın en güzel yıllarını, en kötü yılları için harcarız” diye, kendi adıma tek sevindirici yan şu, yaşamın kıymetini bayağı erken yaşta fark ettim, allah sağlık versin, gezecek kadar da para versin, yeni yerlere gidelim, yeni yerler görelim.

Gezi Tarihi;

03.06.2018 – 07.06.2018