İTALYA - İSVİÇRE; Bologna, Verona, Milano, Zürih, Luzern

Gezi Tarihleri; 10.06.2015 – 15.06.2015 İTALYA - İSVİÇRE; Bologna, Verona, Milano, Zürih, Luzern

Pegasus Yaz Kampanyası kapsamında, uçak biletlerimizi satın aldık, Bologna gidiş – Zürih dönüş altı günlük bir program, uçak biletinizi aylar öncesinden almanızın uygun fiyat dışında başka bir avantajı da, programı olgunlaştırmak ve geliştirmek için uzun düşünme sürenizin bulunması oluyor.

Bu iki şehri seçmemizin sebebi, daha önce görmemiş olmamız ve uçak bileti fiyatının neredeyse bedava olması oldu. İki kişi için 950 TL ye aldığımız biletleri, İş bankası maximiles kredi kartında biriken puanlar ile aldık, Avrupa uçuşlarında puanlar 1.5 ile çarpıldığından 600 puan verdik, özet uçak biletlerinin maliyeti 0 (sıfır).

Bologna’da iki yıl THY personeli olarak çalışan arkadaşım Fatih’e e-mail yazıp neler yapabileceğimizi sordum. Fatih Bologna’ya iki gün ayırdığımızı öğrendiğinde bence bir gününüzü Floransa’ya ayırın, Bologna için tek bir gün yeterli önerisinde bulundu, Floransa’yı daha önce gördüğümüzden biz de programa Milano’yu ekledik.

Gezi dostlarımız Zafer ve  Öznur tatil programını duyduklarında bizde geliriz diyerek programa dahil oldular, Ocak ayındaki Cape-Town seyahatinde Barış’da gelebileceğini söylediğinden gurubumuz 5 kişiye ulaştı.

Seyahatimize bir kaç gün kala, İtalya turları düzenleyen bir şirkette çalışan Ceren (Barışın kardeşi Burak’ın eşi) iki gün Bologna, bir gün Milano, üç gün Zürih programımızı duyduğunda bence Bologna’ya kadar gitmişken Verona’yı da görün trenle sadece bir saat önerisinde bulundu.

Dördüncü şehri de programa dahil ettik, Tren biletlerini trenitalia.com üzerinden satın aldık, İtalya’da trenler oldukça konforlu, fiyatlar da makul, örneğin Verona’ya bir kişi gidiş-geliş 21 euro’ya tren bileti satın alınabiliyor.

Otel rezervasyonlarını yaparken, taksi parası vermemek ve zamandan tasarruf etmek amacıyla, tren garlarının yakınında yürüme mesafesinde olan tesisleri tercih ettik, otel rezervasyonlarını da booking.com üzerinden hallettik.

Seyahat günü geldi çattı, Zürih’e vardığımızda bu seyahatimize 5. Şehri de ekledik ki! Bunu da artık yeri geldiğinde anlatayım.

İlk başta şunu belirtmek istiyorum, Milano – Zürih arası tren seyahati insanın hayatı boyunca bir defa mutlaka yapması gereken şeylerden birisi bence, yol boyunca tüneller, göller, şelaleler, ormanlar içinden ilerliyorsunuz ve sürekli değişen manzarayı kaçırmamak için dostlarınızla sohbet etmek bile istemiyorsunuz. Yakın zaman içerisinde Milano-Zürih arasına yapılacak tünel ile yolculuk 1 saat azalacakmış, bu son derece üzüntü verici bir olay, çünkü tünelin hizmete girmesi ile o muhteşem manzarayı görme şansı maalesef ortadan kalkacak.

İtalya’nın kuzeyine gidiyorsanız, şehirler birbirine yakın olduğundan, Verona’yı, Floransa’yı, Bologna’yı, Milano’yu ardından İsviçre’de Zürih ve Luzern’i birer günde ziyaret edebilir 6 günde 6 kent iki ülke gezebilirsiniz, her sabah ilk tren ile diğer kente gidip orada yatıp devam ederek gezinin maliyetini düşürüp zamandan tasarruf edebilirsiniz. (Biz de hemen hemen böyle yaptık.)

Bu arada kısa sürede, bu kadar çok şehir gezeceğimiz için, zamanımızı müzelerden ziyade şehirlerin sokaklarına, cafelerine ve restaurantlarına ayırmaya karar verdik.

Bologna;

İtalya’nın kızıl şehri.

Ankara’dan sabah ilk uçak ile İstanbul’a, oradan da Bologna’ya vardık. Pegasus’da ikram olmadığından Sabiha Gökçen Havalimanı free shop’larından bir tane küçük viski alarak (bizim gibi davrananlar düşünülerek küçük içkiler buzdolabında sergileniyor) yolculuğu eğlenceli hale getirdik, Bologna havalimanı küçük oldukça demode bir yer, Barış THY ile geldiğinden farklı uçaklar ile Bologna’ya gitmek zorunda kaldık, fakat daha pasaport kontrolünden geçmeden birbirimizi bulduk o da bizim  gibi seyahati neşeli hale getirmeye çalışmış!!! uçakta cin-tonikleri yuvarlayıp güzelleşmişti.

Beş kişi olmamız taksi ile transferi zora soktuğundan kent merkezine otobüs ile gitmeye karar verdik, Bologna Havalimanı önünden hareket eden ve şehir merkezinde bulunan tren garına kadar giden otobüsler son derece pratik fiyat 4 euro yolculuk yaklaşık yarım saat sürüyor.

Otelimiz Bologna tren garının hemen karşısında bulunan NH Bologna dört yıldızlı son derece şık, temiz, merkezi konumu ve yeterli kahvaltısı ile tavsiye edebileceğim bir tesis (iki kişilik oda-kahvaltı fiyatı 80 euro), Bologna sadece sol düşüncenin hakim olması nedeniyle değil, kırmızı kiremit ve tuğlalar ile inşa edilmesinden dolayı İtalya’da kızıl şehir olarak biliniyor. Dünyanın en eski üniversitesine ev sahipliği yapıyor, kuleleri ve bolonez sosu ile meşhur bu kent bir tam gününüzü keyifli geçirebileceğiniz bir şehir. Fatih Bologna’da nerede kalalım ve ne yiyelim sorularımıza, NH Bologna’da kalın ve II Tari’ restaurant da yemek yiyin tavsiyesinde bulunmuştu,  önerilerin ikisini de yerine getirdik ve çok memnun kaldık. (Adres; II Tari Ristorante Pizzeria; Via Collegio di Spagna 13) mahalle arasında günün belli saatlerinde hizmet veren (12.00-15.00 / 19.00-24.00) bir restaurant, biz Bologna’da ki iki akşam yemeğimizi de burada yedik, yerli halka hizmet veren, turistik bir mekan olmadığından fiyatlar da makul, makarnalar ve taş fırında odun ateşinde pişen pizzalar son derece lezzetli (Ana yemek, İçki ve tatlıdan oluşan menü için beş kişi 120 euro civarında bir para ödedik). II Tari Ristorante’yi kesinlikle tavsiye ederim. Merkeze yakın yürüyerek gidebileceğiniz bir konumda ama açık olduğu saatlere dikkat etmeniz de yarar var, 18.35’te gittiğimizde kapalıydı, hizmet verecek olsa gelip hazırlıklara başlarlardı herhalde  geri dönsek mi diye düşünüp, bari 19’a kadar bekleyelim dedik, gerçekten de 18.58 de beş kişiden oluşan ekibin tamamı farklı yönlerden gelip restaurantı açtı 🙂

Şehrin ana meydanı Piazza Maggiore burada aynı isimle büyük bir kilisede bulunuyor, Bologna’yı özel kılan ise ne Bolonez sosu, ne de ikiz kuleleri bence şehrin tamamına hakim  olan sundurmalar, bunlara Portico deniliyor, mağazaları ve dükkanları gezen insanları güneşten, rüzgardan ve yağmurdan korumanın dışında Bologna’ya mimari açıdan farklılık da katıyor, en uzununun 3.5 kilometre boyunda olduğunu duydum.

Piazza Maggiore meydanında bir Neptün çeşmesi ve heykeli bulunuyor, daha önce de söylediğim gibi Bologna dünyanın en eski üniversitesine ev sahipliği yapıyor, bu üniversitenin öğrencileri arasında Dante, Erasmus, Kopernik gibi isimler bulunuyor.

1

(Piazza Maggiore Meydanın’daki “Neptün Çeşmesi”)

İtalya’nın lezzet şehri olarak bilinen Bologna’da Tortellini yapan küçük dükkanlara rastlayacaksınız, tıpkı mantı açar gibi hamuru açıp küçük karelere ayırıyor, içlerine kıyma koyuyor ve değişik şekilde katlıyorlar, izlemesi de tadı da oldukça güzel.

İtalya’nın Toscana bölgesine yakın olması nedeniyle kent değişik lezzetteki şaraplarıyla da meşhur, ara sokaklarda daha çok üniversite öğrencilerinin doldurduğu neşeli, sohbet ve lezzet dolu mekanlara rastlayacaksınız oturup bir şeyler atıştırın bir kadeh şarap için derim.

İkiz kulelerin yanı başında Bologna’nın en meşhur dondurmacısı bulunuyor, biz denedik, çok özel değil di.

Kule dikmek konusunda becerikli olan İtalyan’lar zemin etüdü konusunda ise sınıfta kalıyorlar herhalde, kentte bulunan ikiz kulelerin (biri uzun diğeri daha kısa) adları Torre Garisenda (bayağı yamuk olduğundan çıkmak yasaklanmış) ve Torre Asinelli, (tuğla ile inşa edilmiş bu kuleye 500 basamak ile çıkılabiliyor).

2

(Bologna’ya işte bu yüzden kızıl şehir deniliyor.) Tabii bir de sol düşüncenin hakim olması nedeniyle!

Biz üç erkek kuleye çıkmaya karar verdik, hanımlar aşağıda bir kafe de oturup bira içmek istediler, kuleye çıkış paralı fiyatı 6 euro, çıkış gerçekten yorucu, yanınıza küçük bir su almayı unutmayın derim, yukarıda küçük bir seyir terası bulunuyor, kulenin tepesine çıktığınızda ise Bologna’nın tamamını görebiliyor, neden bu şehre kırmızı şehir dendiğini daha iyi anlıyorsunuz.

Özetle Bologna bir günlük bir ziyareti kesinlikle hak ediyor. Kentin turistik açıdan ilginç olan mekanlarını yürüyerek gezebilirsiniz, şehir dümdüz bir alana inşa edildiğinden bisiklet kullanımı son derece yaygın, üniversite şehri olması nedeniyle özellikle sokaklarında genç bir nüfus ile karşılaşıyorsunuz, bu genç nüfus, Bologna’yı neşeli hareketli ve eğlenceli bir şehir haline getiriyor.

Şehrin dar sokaklarının tamamını gezmenizi tavsiye ederim, zira her köşe başında şarküteri, manav, çiçekçi (hayatımda gördüğüm en güzel çiçekçiye burada rastladım) ve ilginç kafeler ile karşılaşacaksınız.

3

(Metinde bahsettiğim çiçekçi)

Bir şehri anlamanın, insanlarını tanımanın, lezzetlerini tatmanın en güzel yolunun sokaklarında oturmak, kafelerin de bir şeyler yudumlamak olduğunu düşünüyorum.

İkinci gün sabah 08.30 treniyle Verona’ya gidiyoruz, Verona’yı bir kaç saat gezip 17.00 de tekrar Bologna’ya dönüp şehrin görmediğimiz yerlerini gezmeyi planlıyoruz.

Bologna’da Ne Yapılır;

Bu şehirde yapılacak çok fazla bir şey yok aslında ama yine de birşeyler yazalım.

  1. İtalya’nın lezzet kenti olarak da bilinen Bologna, Michelin yıldızlı Restaurantlara da sahip, II Tari’ ise yerli halka hizmet veren, son derece lezzetli İtalyan yemekleri yiyebileceğiniz bir mekan, gidin pişman olmayacaksınız.
  2. Piazza Maggiore meydanı şehrin kalbi, burada bulunan Neptün çeşmesi ve heykeli ise şehrin simgelerinden biri.
  3. Portico’ların altlarında güneşten ve yağmurdan korunaklı bir halde bol bol yürüyün.
  4. İkiz kuleleri ziyaret edin, 500 basamağı çıkmayı göze alın, zira Bologna (özellikle tarihi merkez) bu yükseklikten çok güzel gözüküyor.
  5. Tortellini yapılan dükkanların birinin önünde bir kaç dakika soluklanıp, bu lezzetli makarnayı (mantıyı) yapan, marifetli kadınları seyredin.
  6. Dar, tarihi sokaklarında bol bol yürüyün.

 

VERONA;

Romeo ve Juliet’in, efsane aşkın kenti.

Bologna tren istasyonu Hava limanından (hatta Roma tren garından bile) daha modern, oldukça büyük, onlarca peron var, on dakika erken gitmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Bu arada bir hatırlatma İtalya’da trenler sizin gittiğiniz şehirden sonra farklı bir şehre devam edebiliyor, ekranda gördüğünüz farklı şehir ismi sizi yanıltmasın.

Bologna – Verona arası tren ile bir saat sürüyor, Verona tren garından çıktıktan sonra otobüse binmeden yürüyerek şehir merkezine varmak mümkün, (15-20 dakika sürüyor), tren istasyonundan çıktıktan sonra aşağı doğru yürüyün, geniş bir meydana varıyorsunuz buradan sola dönüp devam ettiğinizde antik tiyatronun (Verona’nın sembolü) olduğu meydana varacaksınız.

4

(İnsanlar romantik hikayeleri, masalları seviyorlar, inanmak istiyorlar, Juliet’in evinin bulunduğu avluya girerken, duvara yazılmış, binlerce aşk mesajı harika bir görüntü oluşturuyor.)

Verona, Romeo ile Juliet’in yaşadığı şehir, bir çok sembol aşkın hikayesi gibi onların ki de, zengin kız, fakir oğlan masalı, şehir Romeo-Juliet ve Antik Tiyatrosu ile meşhur, antik tiyatro da günümüzde hala konserler ve etkinlikler düzenleniyor, biletler ise aylar öncesinden tükeniyormuş, bizim gittiğimizde dev vinçler, sahneyi oluşturacak parçaları Antik Tiyatronun içine yerleştiriyordu.

5

(Juliet’in balkonundaki kadın, benim Juliet’im)

Antik Tiyatronun çevresindeki geniş meydanda, renkli son derece hoş yapılar ve bu yapıların altlarında da restaurantlar ve kafeler hizmet veriyor. Bu alanda bulunan kafelerden birinde biraz soluklanıp soğuk bir şeyler içelim diye oturduğumuz da, masaya küçük son derece lezzetli atıştırmalıklar getirdiler.

6

(Verona Antik Tiyatro’sunun yanı başında soluklanıyoruz, soluklandığımız her mekanda olduğu gibi burada da, tabii ki soğuk biraları yuvarlıyoruz.)

Verona küçük bir şehir, altından girip üstünden çıkmanız iki saatinizi alacak, yapılacak çok bir şey yok, Romeo ve Juliet’in evi bu şehirdeki en ilginç yer, zira ellerinde fotoğraf makineleri ve kameralarıyla yüzlerce turist, evin bulunduğu küçük avluyu hınça hınç dolduruyor, avluya girmeden önce duvarlara yazılmış binlerce mesaj ve isim dikkatinizi çekecek, avlu içerisinde Juliet’in bir heykeli bulunuyor, neredeyse bütün turistler heykelin sağ göğsünü tutarak fotoğraf çektiriyor. (Uğur getirdiğine inanılıyormuş). Flimlere, öykülere hikaye olmuş bir aşkın mekanını ziyaret etmek ilginç oluyor 🙂

Verona’da Juliet’in evinden nehre doğru inen caddeyi yürüyerek katedin, nehir kenarına vardığınızda harika bir manzara ile karşılaşacaksınız. Yamaçlarda klasik İtalyan mimarisi ile inşa edilmiş gösterişli malikaneler ve yemyeşil bitki  örtüsü ilginizi çekecek.

Sabah erken geldiğimiz Verona’dan dönüş için 16.00 trenine bilet almıştık, bu kadarlık bir zaman diliminin bu kent için yeterli olduğunu düşünüyorum, eğer daha önce organize olmuş olsaydık, Verona’dan Bologna’ya geri  dönmez direkt Milano’ya gidebilirdik, bu tren biletinden ve zamandan tasarruf etmemize yol açabilirdi, böyle yapamadık çünkü Verona’yı tatilin başlamasına birkaç gün kala tur programına ekledik:), antik tiyatronun bulunduğu meydandan yürüyerek tekrar tren istasyonuna vardık, kısa bir bekleyişin ardından Bologna’ya hareket ettik ve geceyi Bologna’da geçirip, ertesi gün sabah 08.00’de Bologna’dan Milano’ya geçtik.

 

MİLANO;

İtalya’da İtalya’ya benzemeyen şehir.

Bologna tren istasyonundan bindiğimiz trenimiz ile 1 saat 5 dakikalık bir yolculuğun ardından Milano merkez tren istasyonuna vardık (bilet ücreti kişi başı tek yön için 29 euro), Milano tren istasyonu büyük, modern ve oldukça kalabalıktı. Kalabalık demişken Milano 7 milyon nüfusu ile İtalya’nın en kalabalık şehriymiş, Ülkenin başkenti Roma olsa da, ekonominin, modanın, medya kuruluşlarının, endüstrinin başkenti Milano, hem nüfus hem de ekonomik anlamdaki genişleme Milano’yu diğer İtalyan şehirlerinden ayırmış, sokaklar, metro istasyonları, araç trafiğindeki hareketlilik insanda hemen İtalya’da, İtalya’ya benzemeyen bir şehre geldiğinizi hissetmenize yol açıyor.

7

(İtalyanın hatta dünyanın en büyük katedrallerinden “Duomo” katedrali – Milano)

Tren istasyonunun altında bulunan metro hattı ile hemen otelimize geçtik, otelde bulunan resepsiyon görevlisine Milano’da tek bir gece geçireceğimizi ve Como gölünü de görmek istediğimizi söyledik, görevli daha önce Milano’yu görmediğimizi öğrenince ben sizin yerinizde olsam zamanımı şehri gezerek harcardım, çünkü Como kasabasına gidip, göl turu yapıp dönmek için bir tam gün gerektiğini söyleyince Como gölüne gitmekten vazgeçtik, ilk başta üzüldük fakat üzüntümüz ertesi sabah geçti (ertesi gün tren ile Milano’dan Zürih’e giderken tren Como kasabasında bir kaç dakika durdu, bizde Como’yu gördük mü gördük 🙂 (Como gölünün bir tarafı İsviçre bir tarafı ise İtalya sınırları içerisinde) neyse konuyu dağıtmadan Milano’yu anlatmaya devam edelim.

Otelimizin bulunduğu caddeden (Corso Buenos Aires) aşağı doğru yaklaşık 3 km yürüyerek Duomo meydanına vardık. İtalya’da şehrin en büyük meydanına ve katedraline Duomo deniliyor, Milano katedrali 500 yıldan fazla bir sürede yapılmış, İtalyanın en büyük, dünyanın ise 5.büyük katedraliymiş, dış cephesi gerçekten gösterişli, katedralin içerisine girmek için bilet almak gerekiyor, bilet kuyruğunda yüzlerce kişinin olduğunu görünce içini gezmekten vazgeçtik.

Katedralin önünde durduğunuzda hemen solunuzda gösterişli cam kubbesi ile Galleria Vitto Emanuelle dikkatinizi çekecek, burası tarihi bir alışveriş merkezi, içerisinde ünlü markaların mağazaları ve cafeteryalar bulunuyor, içeriye girdiğiniz de, yerde bulunan mozaik boğa resminin kuyruk kısmına tabanını basarak dönen insanlar dikkatinizi çekecektir, bunun şans getirdiğine inanılıyor, resim çektirmek ve dilek tutmak için bizde bu ritüeli yerine getiriyoruz. Çarşı içerisindeki cam kubbe ve mozaikler dikkat çekici zaman ayırıp incelemenizi öneririm.

8

(Galleria Vittorio Emanuele – Milano)

Galleria Vittorio Emanuele’den La Rinascente caddesine kadar olan bölüm alışveriş merkezleri ve mağazalar ile kaplı.

Milano’da en çok görmek istediğim şey, Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği freski olduğundan buradan Santa Maria Della Grazia kilisesine gidiyoruz, buraya metro ile veya 16 no’lu tramvay ile gidilebiliyor (San Marie della Grazia durağı), bu arada Milano’da günlük metro bileti 3 euro, Milano’ya gitmeden önce bu kilise için bilet almaya çalıştığımda aylar sonrasına ancak bilet bulunabildiğini fark ettim, internette bir gezi bloğunda iptal edilen biletlerin kilise gişesinde son anda satıldığı yazıyordu, bir umut bilet bulabiliriz diyerek oraya kadar gittiğimizde böyle bir şeyin olmadığını, insanların randevulu biletleri ile içeriye girdiklerini öğrendik, öyleyse neymiş internetteki her bilgi doğru değilmiş. Dolayısıyla Son Akşam Yemeği’ni çıplak gözle göremedik.

Son Akşam Yemeği 5 metreye 9 metre çapında bir fresk, ikinci dünya savaşında kiliseye isabet eden bomba Santa Maria Della Grazia’nın neredeyse tamamen yıkılmasına yol açıyor, şansa bakın ki fresk’in yer aldığı duvar yıkılmıyor, kilise daha sonra aslına uygun şekilde restore ediliyor, günümüze ulaşıyor. Hz. İsa havarilerine içinizden birisi bana ihanet edecek diyor, Leonardo da Vinci havarilerin yüzlerindeki şaşkınlık anını resmediyor, fresk zaman içerisinde büyük zarar görüyor, restore ediliyor fakat bu restorasyon çalışmaları esnasında bazı uzmanlarca hasara uğradığı ve renklerinin bozulduğu iddia ediliyor(muş). Vallahi ben onların yalancısıyım. 🙂

Şehirde görülmesi gereken yerlerden birisi de Milano kalesi, kalenin hemen arkasında harika bir park var, park içerisinde yürüyüş yapıp biraz soluklanmayı ihmal etmeyin derim, parkın tam zıt yönünde ise tramvay durakları bulunuyor, buradan metroyu kullanarak, Naviglio Grande caddesine gidiyoruz.

9

(Milano Kalesi)

Naviglio Grande Milano’nun en keyifli yeri, (metro ile Porto Genova durağından inerek gidebilirsiniz) temiz bir su kanalı etrafında yüzlerce cafe ve restaurant bulunuyor, biz gittiğimizde nehir üzerinde bir Red Bull etkinliği yapılıyordu, saat ilerledikçe, sanki şehir buraya akıyor, Milano’da Aperativo denilen bir sistem var, şöyle ki, kasaya giderek ücreti ödüyorsunuz, (genelde 9-10 euro) size bir tabak ile bir çatal veriliyor, 19.00-21.00 arası açık büfeden aldığınız aperatif yemeklerin ve mezelerin tadına bakıyorsunuz, içkiler ayrı bir ücrete tabi, biz gecenin ilerleyen saatlerine kadar burada eğlendik, siz de bir akşamınızı Naviglio Grande’ye ayırın derim.

10

(Şehirde bulunduğumuz da (2015 yılında) Expo Milano’da düzenleniyordu, fotoğraf fuar alanının önünde çekildi.)

Otelimizdeki mütevazi kahvaltının ardından metro ile tren garına hareket ediyoruz, Milano’dan tren ile Zürih’e geçeceğiz, yolculuk yaklaşık 4 saat sürüyor. Bu tren seyahatini İsviçre yazısında ballandıra-ballandıra anlatmak istiyorum. Bu arada Milano’da otel ve yeme içme fiyatları İtalya ortalamasının çok üzerinde, bizim bulunduğumuz tarihte Expo’nun olmasının da, bunda payı olduğunu düşünüyorum.

Milano’da Yapılması Gerekenler;

  1. Duomo Meydanı ve Katedral mutlaka görülmeli.
  2. Galeria Vitto Emanuelle gezilmeli (belki de dünyanın ilk avm’si şık butikleri, gösterişli cam kubbesi ve freskleriyle ilginizi çekecek).
  3. Santa Maria Della Grazia kilisesinde sergilenen Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” freski görülmeli. (Biz göremedik, biletler aylar öncesinden tükeniyormuş).
  4. Milano Kalesi (gösterişli, iyi korunmuş bir yapı)
  5. Ve Tabii Naviglio Grande (Kendi adıma şehirlerin en ilgimi çeken yerleri yeme-içme alanları oluyor, burası özellikle yaz aylarında Cuma ve Cumartesi geceleri, yerli halkın da akın ettiği bir yer, eğlenceli, hareketli bir alan, garanti olan ise güzel zaman geçireceğiniz.
  6. Futbola meraklıysanız, ülkenin en büyük stadyumu San Siro bu şehirde, eğer denk gelirse bir Milan maçı bu atmosferi yaşamak için güzel olur diyorum.
  7. Bu yedinci madde yapılması değil, kesinlikle yapılmaması gereken bir şey, Milano tren garı içerisinde bir döviz bürosu bulunuyor, tren ile Milano’dan Zürih’e geçeceğimiz için 100 euro verip CHF alayım dedim, ben yapınca, Barış ve Zafer’de 100′ er eurolarını CHF yaptılar, görevli her 100 euro için her birimize 80 CHF ödeme yaptı, Zürih’e gittiğimizde 300 euro’luk change işleminde bizi 60 euro çarptıklarını fark ettik, euro her işletme de bire bir kabul ediliyordu. Bu da bize ders olsun. Sevgili Barış gezi sonuna kadar 20 euromu istiyorum Teoman dediyse de, ben kendi 20 euromun derdiyle meşgul olduğumdan söylediklerine kulak asmadım 🙂

Not; Milano en az iki tam günü hak ediyor, bir gün şehir merkezi bir günde tren ile yarım saat mesafede bulunan Como gölü gezisi, uygun bir program olacaktır.

 

İSVİÇRE;

Lüks, temiz, düzenli, sessiz, yaşanabilir, yemyeşil, görülmeye değer ve pahalı, pahalı, pahalı.

Yemeği-içmeyi ve gezmeyi seviyorsanız, kırk yaşına gelmeden okunması gereken kitaplar, mutlaka tadılması gereken lezzetler gibi listelere mutlaka rastlamışsınızdır.

Mutlaka yapılması gereken tren seyahati listesinin başına, Milano-Zürih arası tren yolculuğunu gönül rahatlığı ile yazabiliriz. Tren Milano şehir merkezinin ardından Como kasabasından da geçiyor, eğer Como’yu göremediyseniz bu sayede bu sevimli kasabayı, Como Gölü’nü yamaçlardaki milyon dolarlık villaları görme olanağına da kavuşuyorsunuz. (Birkaç dakikalığına)

Como Gölünden sonra anlatmaya kelimelerin yetmeyeceği görsel bir şölen başlıyor. Biz Haziran ayının ilk haftasında bu seyahati yaptığımızdan Alplerde eriyen karların oluşturduğu şelalelerin, pırıl pırıl ırmakların muhteşem görüntüsüne şahit olduk. Tren ilerledikçe, İsviçre’nin ne kadar gelişmiş, zengin, medeni bir ülke olduğunu daha iyi anlıyorsunuz, göllerin kenarında karavan tatili yapan insanlar, tüneller, her iki tarafta ki muhteşem manzara, bazen üzerinden geçtiğiniz viyadüğün altına inen otoyolda ilerleyen araçlar, otlayan inekler, temiz köyler, sürekli bir sağa bir sola bakmanıza yol açıyor, keşke tren ağır ağır gitse diyorsunuz, bu kadar zorlu bir coğrafya da büyük paralar harcanarak inşa edilmiş ulaşım ağı karşısında şaşkına dönüyorsunuz. Milano-Zürih arasında hali hazırda inşa çalışması devam eden tünel bittiğinde seyahat süresi kısalacak fakat bu görsel şölen sona erecek, turistler için ne büyük bir kayıp, bir kez daha yazmak istiyorum, bu coğrafyaya gidecek olursanız, mutlaka Milano’dan tren ile Zürih’e bir seyahat yapın derim, hele bu seyahati bir de kışın sona erip, yazın henüz başlamadığı bir zamana (bahara) denk getirebilirseniz muhteşem olacak.

Milano’dan hareket ettikten 4 saat sonra Zürih ana tren istasyonuna varıyoruz. Tren biletini trenitalia sitesinden alabilirsiniz, ücret 30 euro civarında. Zürih de geçireceğimiz 2.5 günümüz olduğundan bir günlüğüne başka bir şehre gitsek mi acaba diye sohbet ettikten sonra, 1-2 saat mesafede nerelere gidebileceğimize bakmak için bilet otomatlarının yanına gittiğimizde, otomatlardan bir tanesinin içine kafasını sokup bakımını yapan görevli konuşmalarımızı duyup merhaba dediğinde seviniyoruz, kendisinin uzun yıllardır İsviçre’de yaşayan bir Konya’lı olduğunu öğreniyoruz. Tren ile Bern şehrine nasıl gidebileceğimizi uygun fiyatlı tren bileti alıp alamayacağımızı sorduğumuzda Bern’in 3 saatlik bir mesafede bulunduğunu biletin ise kişi başı 150 CHF olduğunu öğreniyoruz, Konyalı arkadaş Bern’de ne yapacaksınız bence Luzern’e gidin muhteşem bir şehirdir, hem de Zürih’e tren ile 1 saat mesafede dediğinde hemen orada o güne kadar adını bile duymadığımız Luzern’e gitmeye karar veriyor ve ertesi güne bilet alıyoruz.

11

(Zürih Merkez Tren İstasyonu)

Zürih’te Crown Plaza otelde kaldık, iki kişi için günlük 100 euro civarında bir bedel ödedik, rezervasyonumuzu booking.com üzerinden yaptık, otel şehir merkezinin biraz dışında olsa da, önünden geçen tramvay hattı ile ulaşım oldukça kolay, son derece temiz, kahvaltısı ortalamanın üzerinde olan güzel bir otel tavsiye ederim.

12

(Uetliberg Dağı’ndan Zürih)

Avrupa’nın bir çok yerinde olduğu gibi Zürih’te de oldukça fazla Türk var, kentin yüzölçümü 92 km ve bunun 22 km’sini ormanlar oluşturuyor, Limnat gölünün iki kıyısına yayılmış bir şehir, Zürih ile (daha doğrusu İsviçreyle) ilgili söylenebilecek ilk şey ise pahalı, pahalı çok pahalı olmalı, şöyle ki fast food’tan alacağınız bir hamburger menüsüne 40-50 tl bir magnete 25 tl vereceğinizi söylersem ne demek istediğimi anlarsınız.

13

(Limnat nehri kıyısı – Zürih)

Bu arada bir kaç günlük İsviçre programınız varsa, kesinlikle Pazar gününe denk getirmeyin, çünkü Pazar günleri neredeyse sokağa çıkma yasağı olduğunu düşüneceğiniz kadar sessiz bir ortamla karşılaşır ve hayal kırıklığına uğrarsınız diyorum. Bu bir iki günlük tatilde olan turistin en hoşlanmayacağı şeydir herhalde.

İsviçre’nin başkenti Zürih’in nüfusu 1.2 milyon, insanlarını, caddeleri, lüks arabaları, mağazaları ve yapıları gördükten sonra, ülkenin dünyanın kasası olduğunu hemen hatırlayıp, şaşkınlığınızı sona erdiriyorsunuz.

14

(Zürih sokaklarından bir kare)

Temiz, medeni, ulaşım ağı son derece gelişmiş bu kent maalesef turistler için çok şey vaad etmiyor, bir de hizmet  sektöründe faaliyet gösteren mekanlardaki fiyatların yüksekliği karşısında burayı gezip hemen başka bir yere geçelim diyorsunuz :), şaka bir yana Zürih çok güzel bir şehir, en az bir kez görülmeli diyorum.

Ana tren istasyonu içerisinde bulunan İnformation’a danışarak kent içinde avantajlı bilet temin edebilirsiniz, örneğin biz ikinci gün Luzern’den döndükten sonra, 24 saat kent içerisinde sınırsız biniş, artı tekne ile ulaşım (bu tekneler tren istasyonunun arkasında bulunan kanaldan hareket ediyor) ve artı havalimanına ulaşım avantajı sağlayan bir bileti 13 euro’ya aldık. Tek bir bilet ile hepsini halletmiş olduk 🙂

 

Zürih’te Neler Yapılır;

  1. Bahnhofstrasse kentin alışveriş caddesi ana tren istasyonundan başlayıp Limnat nehri kıyısına kadar uzanan bu cadde üzerinde, lüks saat markalarına, gösterişli çikolata dükkanlarına ve mağazalara rastlayacaksınız. Baştan başa yürüyerek gezmek gerektiğini düşünüyorum. (Sevdiklerime şuradan çikolata götüreyim derken iki kez düşünün, zira kilosu 110 euro!)
  2. Bahnhofstrasse caddesinden aşağı doğru yürürken sol tarafta teleskop binasını göreceksiniz, 600 kez büyütme özelliğine sahip tarihi teleskop ve teleskopun bulunduğu bina ilginizi çekecektir.
  3. Limnat nehir turu, yarım ve bir tam günlük, yemekli-yemeksiz turlar düzenleniyor, size uygun olanını seçip Limnat gölünden Zürih’i seyretmek güzel vakit geçirmenize yol açacak. Biz iskelede oturup sohbet edip, soluklanırken, gay ve lezbiyenlerin katılımı ile düzenlenen bir tekne turuna rastladık, ilginç kıyafetleri ve davranışları ile bu durum eğlenmemize ve güzel vakit geçirmemize yol açtı).
  4. Uetliberg Dağı; Bence Zürih’te ilk yapılması gereken şey buraya çıkmak olmalı, (öyleyse bu dördüncü maddeyi birinci madde yapıyoruz :). Ana tren istasyonunun alt katından hareket eden S 10 no’lu tren ile buraya çıkılabiliyor, tren tatlı bir rampadan orman içerisinden ilerleyerek yarım saatte sizi yukarıya çıkarıyor, ardından 10-15 dakikalık bir yürüyüşün ardından zirveye varıyorsunuz, burada sizi muhteşem bir kent manzarası karşılıyor, doya doya hem şehri hem de bulunduğunuz dağın arka tarafında bulunan küçük yerleşim yerlerini seyredin derim, burada bir de restaurant – cafe bulunuyor, bir soğuk bira içip dinlenmek için uygun bir mekan. Zürih’te öyle aklınıza esen her yerde oturup bir şeyler içemiyorsunuz çünkü bir bira için 25-30 tl ödemek zorunda kalıyorsunuz 🙂
  5. Migros’tan Frey marka çikolatalardan bol bol alarak sevdiklerinize getirebilirsiniz, zira butik çikolata mağazalarındaki fiyatlar inanılmaz yüksek (kilosu 200 euro) ve hediye için oldukça külfetli.
  6. Yok arkadaş benim param var diyorsanız Bahnhofstrasse caddesi üzerinde ana tren garına yakın bir mesafede “Laderach” adlı butik bir çikolata mağazası bulunuyor, İsviçre’de ki bütün çikolata mağazaları gibi burası da harika bir dükkan, biz kendimize kıyak çekip küçük bir paket aldık, tadı da muhteşemdi. Aynı markanın Luzern’de de bir şubesine rastladık. Tatmak için de olsa, karışık hazırlanmış minik paketlerden alıp deneyin derim.

 

LUZERN;

 

Aşkın ve çikolatanın şehri.

Evet Luzern aşkın ve çikolatanın şehri olarak biliniyor, eee ikisi de insanların ilgisini çeken hoşuna giden şeyler olduğundan, çikolatanın ve aşkın şehri insanda merak uyandırıyor.

24 saat önce Luzern diye bir yerin varlığından haberimiz olmadığından neler yapabiliriz diye akşam otelde (yatmadan önce) internetten biraz araştırma yaptığımda, ilk gün tren garında karşılaştığımız Konya’lı arkadaşa içimden teşekkür ettim, çünkü Luzern ile ilgili harika yorumlara rastladım.

15

(Luzern; Aşkın ve Çikolatanın Şehri Olarak Biliniyor)

Sabah kahvaltının ardından otelin önünden hareket eden tramvay ile Zürih merkez tren istasyonuna gittik, Zürih-Luzern arası tren bileti kişi başı gidiş-geliş 50 CHF yolculuk yaklaşık 50-55 dakika sürüyor, bu hatta (belki de İsviçre’de) çalışan trenler iki katlı, ikinci sınıf için bilet almamıza rağmen trenler oldukça konforlu, temiz ve sessiz.

16

(Luzern gölünün kenarına kurulan kent tertemiz su kaynaklarına sahip)

Bir saatlik tren yolculuğu boyunca İsviçre’nin (neredeyse) tamamının göllerden ormanlardan oluştuğunu daha iyi anlıyoruz. Ülkede belki de coğrafi yapıdan ötürü dağınık bir yapılaşma mevcut, yolculuk boyunca bisiklet, kürek, tenis sporu yapan insanları görüyoruz, Türkiye’de bu güzel coğrafya da, biz kendimize niçin böyle medeni, güzel bir yaşam alanı yaratamadık diye hüzünleniyoruz.

İsviçre kayak turizminin en canlı olduğu bölge, en ünlü kayak  pistleri Luzern civarında bulunuyor, 63000 nüfusu bulunan küçük bir kent Luzern. (Türkiye’de ki sıradan bir ilçeden bile daha küçük).

17

(Kaleden Luzern)

Luzern’e gittiğinizde yapacağınız ilk şey, tren istasyonunda bulunan information ofisinden bir şehir haritası temin etmek olmalı, bu harita üzerinde bulunan işaretli alanı takip ederek (normal tempo da yürüyerek iki saat içerisinde) görmeniz gereken her yeri turlayabiliyorsunuz.

Tren garından çıktıktan bir kaç yüz metre sonra nehir kenarına varıyorsunuz, Luzern’de tıpkı Zürih gibi bir nehrin-gölün kenarına inşa edilmiş, nehir üzerinde Kepellbrüche şapel köprüsü 1333 yılında yapılmış, ahşap köprü 1993 de çıkan yangında büyük hasar görmüş, yerel halk bu duruma çok üzülmüş, hızlı bir şekilde aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilen köprü bir yıl sonra tekrar hizmete açılmış, köprü ve devamında bulunan Wassertum su kulesi (kule 19.yy da inşa edilmiş ve ilk zamanlar hapishane olarak kullanılmış) son derece gösterişli yapılar, köprünün iki yan dış cephesi rengarenk sardunyalar ile süslenmiş, bu durum köprüyü sevimli ve gösterişli bir hale getiriyor, üstü kapalı köprünün tavanında dini resimler bulunuyor.

18

(Luzern’in simgesi ahşap köprü)

 

Haritada bulunan yürüyüş yolunu takip ederek kaleye tırmanıyoruz, küçük iyi korunmuş bir yapı, tahta merdivenleri tırmanarak kale burçlarından birinin terasına çıktığımızda şehri tam anlamıyla görebiliyoruz, şehri bir kaç dakika seyrettikten sonra, ben orada arkadaşlarıma burası aşkın, çikolatanın, kayak pistlerinin şehri olabilir ama bence buraya balayı için gelinmeli diyorum.

Kaleden bakıldığında nehrin karşı tarafında yamaçta füniküler ile çıkılan, şatoya benzeyen bir otel bulunuyor, adı “Chateau Gütsch” şimdiye kadar uzaktan bakıldığında bu kadar romantik görünen bir otele rastlamadığımı söylemek istiyorum, şimdi bu yazıyı okuyan sevgili kişiye sesleniyorum, yanında sevgilin ile Luzern’e bir seyahat yapacaksan eğer, bu otelde bir gün konakla diyorum, yamaçta orman içerisinde füniküler ile çıkılan, muhteşem göl, nehir, şehir ve alp dağları manzarasına sahip bir otel. (Tatilden döndükten sonra merak edip booking.com dan bu oteli incelediğimde fiyatının günlük iki kişi için 200 euro civarında olduğunu öğrendim, bir göz atın isterseniz).

Yürüyüş yolunu takip ederek tepeden tekrar tarihi kent merkezine iniyoruz, burada tipik İsviçre mimarisine sadık kalınarak inşa edilmiş evler bulunuyor, bu evler daha çok turistik işletmelere ev sahipliği yapıyor, önünde durup bir kaç resim çektiriyoruz, gördüğüm onca ülke ve şehir arasında Singapur ve İsviçre’yi pahalılık konusunda ayrı bir yere koyuyorum, zira bu iki ülke orta halli bir turist için rahatsız edici şekilde pahalı (amma ağladım), günlerden Pazar olması nedeniyle bir kaç kafe-restaurant ve çikolata mağazası dışında her yer kapalı, kente sakinlik hakim.

19

(Klasik İsviçre Evi – Mimarisi)

Luzern’de bir anıt bulunuyor, bu anıt “Aslan anıtı”olarak biliniyor. Löwenplatz’ı geçtikten sonra kısa bir yürüyüşün ardından “Aslan Anıtı”na varıyorsunuz (Löwendenkmal), Luzern’de ki en etkileyici yer burası olmalı diye düşünüyorum, bu anıtın ilginç bir hikayesi var.

213

(Yaralı da olsa, Aslan – Aslandır)

Doğal bir kaya parçası oyularak (ya da daha doğrusu dağın bir yamacı önce tıraşlanıp ardından oyularak demek daha doğru olur sanıyorum) kırık bir mızrak ve koruma kalkanı üzerinde uzanan bir aslan heykeli yapılmış, (kırık mızrak aslanın vücuduna saplanmış ve acı aslanın yüzüne yansımış) heykelin önünde doğal bir havuz bulunuyor, alan bir park olarak düzenlenmiş, giriş ücretsiz, heykelin hikayesi ise hüzünlü.

Bu heykel için, Mark Twain “dünyanın en etkileyici ve en mahzun taş kütlesi” demiş, güzel laf etmiş.

Heykelin hikayesine gelince, Fransız devrimi sırasında öfkeli halk Tuileires Sarayını işgal ederek, Kral 16.Lui’yi korumakla görevli 700 muhafızı öldürmüş, yaralı “aslan anıtı” bu 700 askerin anısına inşa edilmiş. Anıtın üzerinde “Helvetıorum Fıdeı Ac Vırtutı” ve roma rakamları ile 700 yazıyor. Anıtın üzerindeki yazı “İsviçrenin Sadakati ve Cesareti İçin” anlamına geliyormuş.

Anıtın önünde Fenerbahçeli olan karıma, bir Galatasaray’lı olarak, “yaralı da olsa, Aslan, Aslandır” dedim objektife gülümsedim (fotoğrafı ise Beşiktaşlı Barış çekti).

Buradan Luzern katedralinin olduğu yöne doğru yürümeye başladık, Katedralin çevresinde de, İsviçre mimarisine sadık kalınarak inşa edilmiş evler bulunuyor. Ardından göl kenarına bir yürüyüş yaparak harita üzerinde bulunan güzergahı bitirmiş olduk.

Bu küçük kentin ara sokaklarında lüks ürünler satan mağazalar, Zürih’te bir şubesini gördüğümüz Laderach çikolata mağazasının bir şubesi ve onlarca kafe ve restaurant bulunuyor.

Yazının içeriğinde de söylediğim gibi, Luzern gitmeye, görmeye değecek harika bir şehir, buraya bir gün bir kez daha gelerek Chateau Gütsch otelde konaklamak istiyorum, hiç olmaz ise, Batuhan büyüyüp evlendiğinde, gelinimle ikisini (kısmet olursa) buraya balayına göndermek isterim (ee tabii isterlerse).

21

(Luzern’de hediyelik eşya satan bir mağaza)

Tren garının alt katında bir alışveriş merkezi bulunuyor, buradaki şarap butiğinden bir şişe şarap ve bir kaç plastik bardak alarak (biz rica edip açtırıp mantarını ağzına tekrar tıpadık), dönüş yolunu daha keyifli hale getirebilirsiniz.

Tren garının alt katında bulunan tuvaletin 2 CHF olduğunu, trenlerin içindeki tuvaletlerin ise ücretsiz olduğunu ekleyeyim, kendi adıma hayatımdaki en pahalı tuvaleti Luzern’de kullandığımı söyleyeyim.

Şarap butiğinden aldığımız iki şişe şarabı bir saatlik tren yolculuğunda mideye indirerek Zürih’e vardık, tren garından çıktıktan sonra, aldığımız avantajlı bilet ile tren garının hemen arkasında bulunan kanalda (şehir içi ulaşım yapan) tekneye bindik, bu sayede Limnat gölünde kısa bir tur yapmış olduk, bir süre sonra yağmur yağmaya ardından da şiddetini arttırmaya başladı, zaten Pazar olması nedeniyle her yer kapalıydı yapacak başkaca bir şey olmadığından hemen otelimizin yakınında bulunan Türk lokantasına (Ocak başına) gittiğimizde, restaurantın ağzına kadar dolu olduğunu Türklerin bir çoğunun rakı keyfi yaptığını gördük, bizde bir şeyler yedikten sonra, karşıda bulunan bakkaldan (burayı da bir Türk çalıştırıyordu) bira, cips, ve kuru yemiş alıp otele dönmeye karar verdik.

Bu minik bakkalda çalışan kadına, burası nasıl bir kent sokaklar bomboş, Luzern’den geliyoruz orası da öyleydi, dediğimizde “ama bugün Pazar”, burada Pazar günü kimse evden çıkmaz cevabını aldık, öyleyse neymiş, bir kaç günlüğüne İsviçre’ye gidiyorsanız, bu bir kaç günlük tatilinizi Pazar gününe denk getirmeyin derim, çünkü Pazar günü bu ülkede yapılabilecek etkinlik neredeyse yok.

Son gün kahvaltının ardından Migros’a gittik, Migros’un bir İsviçre markası olduğunu da buraya gelince öğrenmiş olduk, Migros’ta Frey marka çikolatalar satılıyor, fiyatları 1 CHF den 5 CHF e kadar değişiyor, gayet güzel, geri gelirken sevdiklerinize getirebilirsiniz, özellikle vişneli ve alkollü olanlarını tavsiye ederim.

Tatilin tamamı için de bir şeyler söyleyeyim; Döndüğümüz günü saymaz  isek, 5 günde 2 ülke 5 şehir gezdik, yorucu, hareketli, eğlenceli, neşeli, verimli biraz da masraflı bir seyahatti, harika şehirler gördük, lezzetli yemekler yedik, güzel şaraplar içtik, terlediğimiz anlarda soğuk bira ile serinledik, birbirimize takılıp keyiflendik ve tatili sona erdirip ülkemize evimize dönmek üzere Zürih hava limanına geldik. Her tatilin sonunda hava limanına vardığımızda, kameraya katılımcıların birer cümle konuşmasını kaydediyorum ne yaptık diye soruyorum, ardından da kendim bir şeyler söylüyor ve Allah gezecek kadar para ve sağlık versin, yeni yerlere gidelim, yeni yerler görelim diyorum. Bu seyahati de aynı dilekle ile sona erdirdik.

Luzern’de Ne Yapılır;

  1. Tren garı içerisinde bulunan turizm ofisinden bir şehir haritası temin edilerek, belirtilen güzergah dolaşılır 🙂
  2. Kaleye çıkılır, kent seyredilir.
  3. Old Town gezilir.
  4. Aslan Anıtı kesinlikle ziyaret edilir.
  5. Nehir üzerinde bulunan Kepellbrüche Şapel köprüsü ve Wassertum su kulesi görülür.
  6. Tren garının alt katında bulunan Şarap butiğinden içki satın alınır.
  7. Döndükten sonra “aşkın ve çikolatanın” şehrini gördüm diye hava atılır.