GÜNEY FRANSA; PROVENCE

Neden Güney Fransa; Uzun yıllardır merak ettiğimiz bir bölge olduğundan, özellikle Haziran ve Temmuz aylarında lavanta diyarı olarak bilinen Provence bölgesinin sunduğu harika manzaradan, yüzyıllardır ayakta duran köylerinden, lüksün ve zenginliğin sembolü olmuş kıyı şeridinden ötürü diyebilirim.

 Cote de Azur ve Provence İçin Nasıl Bir Program Yapmalı;

Aslında bu iki bölge (Cote de Azur  ve Provence olarak)  birer haftalık iki ayrı programı fazlasıyla hak ediyor,  biz ise imkanlarımız kısıtlı olduğundan ve her iki bölgeyi de görmek istediğimizden, yorulmayı, az uyumayı göze alarak 6 günlük hızlı bir program yaptık.

Ne Zaman Gitmeli;

Provence  Bölgesine Ne Zaman Gidilmeli; 

Bölgeye giden turistlerin neredeyse tamamı, lavanta tarlalarının muhteşem bir manzara sunduğu, Haziran ortası ile Temmuz sonu arasındaki dönemi seçiyor, o yıl ki hava sıcaklığına göre lavantalar daha erken hasat edilebiliyor, erken gidildiğinde ise olgunlaşmamış olabiliyor, eee öyleyse diyorsanız, önerim 8-15 Temmuz aralığında bölgenin ziyaret edilmesi.

Cote de Azur’a Ne Zaman Gidilmeli;

Cote de Azur için böyle bir sıkıntı yok, zira sahil şeridi olduğundan neredeyse bütün yıl hava sıcaklığı sizi memnun edecek derecede, eğer deniz tatili düşünülüyorsa Haziran-Eylül arasında ki dönem seçilmeli.

Güney Fransa’da Hangi Şehre Gidilmeli;

Cote de Azur için Nice, Provence bölgesi için ise Marsilya en uygun havalimanları, THY’nın her iki şehre de İstanbul’dan direkt seferi bulunuyor.

Güney Fransa İçin Nasıl Bir Program Yapılmalı;

Yukarıda bahsettiğim gibi, biz her iki bölgeyi görme arzumuz nedeniyle şöyle bir program yaptık, gidiş şehri olarak Nice’i seçtik, havalimanından araç kiraladık, bu seyahatte araç kiralamanın dışındaki hiçbir seçeneğin uygun olmadığını düşünüyorum, çok dağınık bir coğrafya gezileceğinden, özellikle Provence bölgesinde mutlaka görülmesi gereken harika kasaba ve köyler bulunduğundan araç kiralamanın şart olduğu düşüncesindeyim, biz de öyle yaptık internet üzerinden Alamo firmasından 6 günlüğüne araç kiraladık, Ford Focus marka araç için günlüğüne 43 euro ödedik. (Bize daha 1500 kilometre de, full bir araç verdiler: ). Altı günlük programımızın 3 gününü Provence’e 3 gününü de Cote de Azur’a ayırdık.

Güney Fransa’da Nereler Gezilmeli;

Uçak biletlerimizi neredeyse aylar öncesinden kestirdiğimizden (THY mil programından) program yapmak ve araştırmak için çok uzun bir zamanımız vardı.

Provence Bölgesinde; Sırasıyla   Salon de Provence, Aix de Provence, Arles, Avignon, L’ısle Sorgue, Venasque, Abbaye de Senangue, Gordes ve Valensole görmeyi düşündüğümüz şehirler ve köylerdi, Valensole ve Aix de Provence hariç hepsini gezdik.

Cote de Azur için ise, Marsilya’dan başlayarak Hyeres, Saint Tropez, Cannes, Nice, Saint Paul de Vence, Grasse, Eze, Monako (Monte Carlo) ve Menton’u gezilecek yerler listesine ekledik.

Peki ne yaptık, ne yedik, ne içtik, nelereleri gördük, elimden geldiğince anlatmaya çalışayım.

PROVENCE;

  1. Gün; Ankara’dan sabah saat 05.30 uçağıyla İstanbul’a oradan da, 8.35 uçağıyla Nice’e uçtuk, yerel saat ile 10.30 da Nice havalimanındaydık, hızlı bir şekilde pasaport kontrolünden geçip valizlerimizi alarak araç kiraladığımız Alamo Rent a Car firmasının bankosuna gittiğimiz de, “Terminal 2 de hizmet veriyoruz” notu ile karşılaştık, THY Nice havalimanın da Terminal 1 de hizmet veriyor, sık aralıklarla Terminal 1 ile 2 arasında ücretsiz rink aracı var, rent a car firmalarının araç teslim ve iade işlemleri Terminal 2’nin yanı başında bu firmalara tahsis edilen otoparktan yapılıyor.

Nice havalimanı şehir merkezinin içerisinde, deniz doldurularak inşa edilmiş, uçak alçalmaya başladığında eğer deniz tarafında değilseniz, harika bir manzara ile karşılaşıyorsunuz.

İlk iki gün için Provence bölgesinde Venasqeu adında küçük bir köyde ev kiralamıştık, havalimanından navigasyonu ayarladığımızda 265 km’lik bir mesafe ile karşılaştık, Fransa’da otobanlar oldukça konforlu, fakat biraz pahalı,( Nice-Venasque arasındaki mesafe için yaklaşık 24 euro otoban ücreti ödedik) saat 15.00 gibi Venasque’ya vardık, son derece modern içi yeni revizyon edilmiş oturma alanı, mutfağı, yukarı katta ise iki yatak odası ve banyo-tuvaleti olan harika bir ev ile karşılaştık, yurt dışında son dönemde Airbnb kanalı ile ev kiralamak oldukça yaygınlaştı, Venasque’nin ve evin güzelliği ile karşılaşınca yol yorgunluğumuzu beş dakika içerisinde attık, bu arada köye gelmeden önce Carpentras kasabasında büyük bir markete uğrayıp en azından kahvaltıyı evde yapabilmek için bir şeyler satın aldık, büyük market gördüğünüzde uğrayıp özellikle içecek bir şeyler almanızı öneriyorum, zira bu küçük köylerde alışveriş olanaklarınız son derece sınırlı ve pahalı.

VENASQUE;

Provence’in kalbinde, çok bilinmeyen, bir adet pub, bir tabacco shop ve iki-üç restaurant’ı bulunan, haa bir de pastanesi (onu ayrıca anlatacağım) minicik bir köy, ama öylesine huzurlu, sessiz ve muhteşem bir yer ki, anlatılamaz, özellikle günübirlik turistlerin ayrılmasının ardından meydan (köy) size kalıyor, köyün alt tarafında büyükçe bir çınar ağacı ve üç kişilik bir iskemle bulunuyor, akşam şarabınızı ve kadehinizi alarak bu alana gittiğinizde harikulade bir manzara ile karşılaşıyorsunuz, binlerce dönümlük vadi boyunca orman, meyve bahçeleri (kiraz yoğunluklu) ve üzüm bağları gözünüze, kuş ve rüzgar sesi ruhunuza ziyafet çekiyor.

İnsanın inanası gelmiyor ama, burası birkaç küçük ticari işletme bulunan, minicik bir köy. (Venasque)

Köyde, dışından bakıldığında yorgun ama dimdik ayakta duran, tarihi bir kilise var, üst paragrafta bahsettiğim çınar ağacının solunda, köyün meydanın da ise yine tarihi (aslında bu kelimeyi kullanmaya gerek yok çünkü burada tarihi olmayan hiçbir şey yok) bir çeşme bulunuyor, çeşmenin yanı başındaki fırından aldığımız çekirdekli ekmeklerin lezzeti için ise, aman tanrım diyorum.

Eve yerleştikten sonra, günlerin uzun olmasının verdiği avantajı da kullanarak hemen Avignon’a yola çıktık. Ama önce Venasque için bir şeyler daha yazmak istiyorum.

Sol tarafta görüntüye sığmayan alan, köyün küçük meydanıydı, ufuk noktasına değin, binlerce dönümlük muhteşem bir manzara sunan bu nokta, akşamları şarabımızı yudumlayıp lezzetli sohbetler yaptığımız, kahkahalar attığımız yerdi.

 

Bu köyde geçirdiğim iki geceyi, akşamları çınar ağacının altında püfür-püfür esen rüzgarın karşısında içtiğimiz şarapların, köydeki brasserie den aldığımız çekirdekli ekmeklerin, kruvasanların lezzetini uzun süre unutamayacağım.

Venasque’nin kendisi küçük, ürünlerinin lezzeti büyük pastahanesi.

 

Köy içerisinde küçük birkaç otel de bulunuyor, eğer bizim gibi ev kiralayacak olursanız, akşam yemeğine dikkat edin derim!!! Neden derseniz, Avignon, L’ısle Sorgue , Gordes ve Abbaye Senanque’yi gezip akşam 22 gibi Venasque’ye döndüğümüzde köyde hizmet veren iki restaurant da servisi kapattıklarını söylediler, bizde sıradan bir pizza yemek için akşam o saatte 20 km yol gitmek zorunda kaldık. (Yani saat 21’den sonra aç kalabilirsiniz.) Kiraladığımız evin sahibinin adı Cedric idi iletişim bilgisi ise; cedric-v4i86g1lfqrmu7rj@host.airbnb.com

 

AVİGNON;

Bölgede ki en büyük yerleşim yerlerinden birisi, Katolik dünyası açısından son derece önemli bir şehir, zira Katolik dünyası uzun yıllar sadece bu şehirden, yüzlerce yıl boyunca da Vatikan ile beraber Avignon dan yönetilmiş.

Avignon bölgenin en turistik, en kalabalık şehirlerinden birisi.

 

Günümüzde müze olarak hizmet veren küçük bir kaleye sahip, kalenin önündeki geniş meydandan aşağıya doğru uzanan uzun cadde boyunca yüzlerce restaurant, cafe ve her türlü alışverişi yapabileceğiniz mağazalar bulunuyor, çok turistik olduğundan bu bölgede (Provence’de) en büyük kalabalığa burada rastladık, kent büyük bir ırmağın kenarına kurulu, kalenin solunda bulunan parkın seyir terası güzel bir nehir ve vadi manzarası sunuyor, aracınızı kalenin önündeki meydanın altında yer alan büyük otoparka bırakabilirsiniz.

Rocher Des Doms tepesi, Pont Saint-Benezet köprüsünü de seyredebileceğiniz, güzel bir manzara sunuyor.

 

Nehirde düzenli aralıklarla hareket eden tur tekneleri turistlerin yoğun ilgisini çekiyor,  şehrin girişinde ise, bu kente olan ilgi nedeniyle sıkışık trafik ile karşılaşıyorsunuz.

Şehirdeki en ilginç yapı, bir kısmı yıkılmış olan köprü, üzerine çıkıp resim çektirmek bir gelenek olmuş sanki, üstüne çıkmak ise paralı, hiç gerek olmadığı kanısındayım. 🙂

Avignon gidilmeye görülmeye değer bir şehir, ama Provence bölgesinde öylesine güzel köyler var ki, burada fazla zaman kaybetmeyin.

Geceleri kentin merkezinde bulunan kalenin duvarlarında lazer ile ışık gösterisi yapılıyor, biz zaman sıkıntısı nedeniyle gösterinin başlama saatini bekleyemedik, vaktiniz varsa görsel açıdan güzel bir gösteri olacağı kanaatindeyim. (tanıtım broşürlerinden gördüğüm kadarıyla)

Avignon Kalesi önündeki cafeteryaların birisinde iyi soğutulmuş bir kadeh rose içip bu görkemli yapıyı seyretmeyi ihmal etmeyin.

 

Provence bölgesinde konakladığınız noktaya göre bir güzergah belirlemek gerektiğini düşünüyorum, gerçi gezilecek kasabalar ve köyler birbirine en fazla 20-30 km mesafede ama zamandan tasarruf etmek açısından bu son derece önemli bir konu, bizim kaldığımız Venasque köyüne en uzak mesafede Avignon bulunuyordu, bizde başlangıç noktası olarak burayı seçtik.

 

L’ISLE-SUR-LA SORGUE;

Kendisi, isminden küçük kasaba, ama öylesine şirin, temiz ve turistik bir yer ki,  Avignon’dan ayrıldıktan sonra, küçük köylerin, şarap bağlarının, meyve ağaçlarının arasından L’Isle’ye vardık (bari kısaltayım ismini).

Aracı otoparka bıraktıktan sonra (maalesef bu seyahat boyunca otoban ve otoparka bizim için servet sayılabilecek bir para harcadık :), ırmak kenarında yer alan kafelerden birine oturup, birer kadeh rose söyledik, Provence rose şaraplarıyla ünlü bir bölge, hemen yanı başındaki Luberon ve Provence de onlarca şarap üretim tesisi, satış mağazası bulunuyor, kasabaların-köylerin arasından geçerken bir kaçına mutlaka uğrayın, istediğiniz şarapları hemen orada tadıp birkaç tane de satın almak son derece keyifli oluyor, fiyatları ise ülkemiz ile karşılaştırıldığında neredeyse bedava, 2-3 euro dan başlayıp, 20 euro ya kadar varan aralıkta harika şaraplar içebilir, gelirken yanınızda da getirebilirsiniz.

L’Isle-Sur-La Sorgue temiz bir ırmağıın kenarına kurulmuş, huzurlu bir kasaba.

 

Bu arada konudan koptuk, L’Isle ‘de nehrin kenarı, öylesine güzel düzenlenmiş ki, onlarca restaurant, cafe, dondurmacı, pizzacı geniş bir fiyat aralığında hizmet veriyor, pırıl pırıl akan nehrin üzerinde kano ile spor yapan insanlar, nehrin her iki yanındaki korkuluğu süsleyen çiçekler, lezzetli şaraplar, yerel biralar eşliğinde dinlenip, sohbet edeceğiniz L’Isle görülmeye değer bir kasaba.

L’Isle Sorgue’de şaraplarımızı içip biraz dinlendikten sonra, saatin 20.00 olduğunu fark ettik, Nurşen güneşin 21.05’de batacağını söyleyince, hemen internet üzerinden Gordes’in kaç km olduğuna baktık, çünkü notlarım arasında Gordes’te gün batımının muhteşem olduğu yazıyordu, arabamıza atlayıp, Gordes’e doğru yola çıktık.

GORDES;

Provence bölgesi, en güzel köyler sıralaması yapılacaksa eğer, bir numaraya Gordes’i yazmak gerekiyor, köyün yüzyıllarca öncesine dayanan tarihini uzaktan baktığınızda hemen hissediyorsunuz, köy son derece hareketli ve turistik, yamaçtan aşağıya doğru inşa edilmiş ağaçlar içerisinde yer alan bir çok evin ve işletmenin yüzme havuzu bulunuyor, bu yüzme havuzları köyün eski yüzü ile öylesine uyumlu ki, büyüleyici güzelliğe azımsanmayacak bir katkı sağlıyor.

Gordes yüzyıllardır, tüm güzelliği ile ziyaretçilerini ağırlayıp memnun olarak uğurlayan masalsı bir Ortaçağ köyü.

 

Köy içerisine araç ile girilebiliyor, fakat arabanızı aşağıda bırakmanızı tavsiye ediyorum, çünkü yukarıda park yeri bulmak neredeyse imkansız, köyün güzel bir meydanı bulunuyor, meydanın ortasında ise bu bölgede bütün köylerde gördüğümüz gibi görkemli bir çınar, çınarın altında ise güzel bir cafe-restaurant mevcut.

Provence genelinde hizmet sektöründe faaliyet gösteren mekanların fiyatları oldukça yüksek, bilgi amacıyla birkaç örnek vermek istiyorum, Bir şişe şarap genellikle 15-20 euro’dan başlıyor, biralar 5-9 euro aralığında, salatalar 13-20 euro, steak 20-25 euro, Pizzalar ise 12-18 euro civarında, yani iki kişi için temiz, mütevazi bir mekanda bir öğün için en az 60-70 euro ödemek durumunda kalıyorsunuz, biz evde kalmamızın avantajı ile birkaç öğünümüz de, ev de bir şeyler yaparak tasarruf sağladık, bizim adımıza ev kiralamanın bir avantajı da bu oldu.

Bu arada Gordes’e haksızlık yaptığımızı düşünüyorum, çünkü başka konulara daldık, Provence bölgesindeki bir gün batımınızı mutlaka ama mutlaka Gordes’e ayırın, köyün karşısındaki yamaçta, yol kenarındaki alanda birkaç dakika durarak, Gordes’i seyredin, tarihin nasıl korunduğunu, turizmin nasıl yapılması gerektiğini görerek imreneceksiniz.

Gordes’in küçük meydanı, gittiğimiz bütün köylerde karşılaştığımız gibi, görkemli bir çınar, tarihi bir pınar, huzurlu bir ortam.

 

Bizim Gordes de bulunduğumuz akşam bir piyano resitali vardı, köyün vadiyi gören yamacında açık-düz alana portatif tribünler ile bir konser alanı kurulmuştu, (aslında bu tür portatif alanları bölgenin birçok yerinde gördük) yüzlerce insan şık kıyafetler içerisinde, ellerinde çok önceden alınmış biletleri ile akın-akın konsere geliyordu, güzel bir akşam geçirecekleri düşüncesiyle imrenerek hatta kıskanarak bir süre bu insanları seyrettik.

Provence bölgesinde Gordes’i bir kenara ayırıyorum, bu muhteşem yeri gördüğünüzde, siz de benim gibi düşüneceksiniz.

Bu köyü, gün batımında karşısındaki yamaçtan seyredin, sokaklarında gezin, evlerin üzerindeki ilginç resimleri inceleyin, köy meydanında çınarın altında oturup bölgenin meşhur Rose şaraplarından tadın, yine bu bölgenin meşhur Ağustos Böceklerini hatıra eşyası ve hediyelik eşya olarak satan vitrinleri inceleyin ve yaşamınızın sonuna kadar unutamayacağınız anılarınızla Gordes’ten ayrılın diyorum.

 

ABBAYE SENANQUE;

Gordes-Abbaye Senanque arası 8-10 km kadar, zaten bölgede gezilecek yerler arasındaki en fazla mesafe 25-30 km den fazla değil, Gordes’ten ayrıldıktan sonra Navigasyonu Venasque’e ayarladık (kaldığımız köye) yolumuzun üzerindeki Abbaye Senanque iki dik yamacın ortasındaki vadiye inşa edilmiş, yüzlerce yıllık bir manastır, bir çok fotoğrafta gördüğünüz mekan, keşişlerin manastırın bahçesinde yetiştirdikleri lavantalar ve bu lavantalar ile birlikte manastırın ortaya çıkardığı görüntü ile meşhur, biz oraya vardığımızda hava neredeyse kararmıştı, biz de yorgunluktan bitap düşmüştük, bu yüzden manastırın önünden Venasque’ye doğru devam ettik, fakat vakit kalırsa burayı ikinci bir kez gündüz gözü ile gezip fotoğraflamaya karar verdik, nitekim ertesi gün gezeceğimiz yerleri bitirince tekrar uğradık.

Manastırın içerisi rehber ile gezilebiliyor, etraf lavanta tarlaları ile kaplı, ama işin kötü tarafı, bizim gittiğimiz tarih olan 27 Temmuz da, buradaki lavantaların ortaya çıkardığı görüntü bizim görmeyi umut ettiğimiz görüntü değildi, ne yapalım biz de başka bölgelerdeki lavantalar ile yetindik.

SAULT;

İkinci gün, sabah kahvaltının ardından vakit geçirmeden Sault’a doğru yola çıktık, Venasque de kaldığımız evin yanı başında bir turizm bürosu bulunuyordu, büronun çalışanı olan kadın, lavanta için geç kaldığımızı sadece Sault civarında istediğimiz güzellikte lavanta tarlaları bulabileceğimizi söyledi, Sault rakım olarak yüksek bir kasaba, bölgede lavantanın başkenti olarak biliniyor, (bu yakıştırma Valansole için de yapılıyor, maalesef Valansole bizim gezdiğimiz coğrafya ya uzak kaldığından gidemediğimiz bir kasaba oldu).

Venasque – Sault arası 37 km’lik bir mesafe, Sault’a yaklaştığımızda gördüğümüz lavanta tarlaları (nihayet) keyfimizin artmasına yol açtı hemen birkaç kare fotoğraf çektik, lavantaların içerisindeki binlerce arının ortaya çıkardığı vızıltı ise anlatılır gibi değil, lavanta bu bölgenin başlıca geçim kaynağı, sadece ortaya çıkardığı güzel görüntü için oraya gelen milyonlarca turistin bıraktığı paradan bahsetmiyorum, lavantanın balından tutunda, sabununa, kremine, parfümüne kadar her şeyini üretiyorlar ve bu ürünler büyük ilgi görüyor, Sault da diğerleri gibi dik bir yamaca kurulu, kasabanın her yanında lavanta ürünleri satan dükkanlara rastlıyorsunuz.

Provence doğal dokunun titizlikle korunduğu köyleri ve işletmeleri ile, gördüğü ilgiyi fazlasıyla hak ediyor.

 

Arabamızı uygun bir yere park ettikten sonra,  ilk olarak aşağıdaki büyük ovayı seyredebileceğimiz bir cafeye oturup, Barış ile ben birer kadeh rose, Batuhan bir bira, Nurşen’de bir kahve sipariş etti, lavanta tarlalarının bir kısmında hasat yapılmıştı, yazının ilk başında da bahsettiğim gibi, lavantanın mevsimi hava sıcaklığına göre değişiyor, fakat Sault yüksek rakım nedeniyle lavantanın en son hasat edildiği bölge, yani bu tarihler arasında Provence seyahati yapacak olursanız, hiçbir yerde göremeseniz bile Sault da lavanta tarlalarını seyredebilir, bu güzel görüntü içerisinde resim çektirebilirsiniz.

Sault’a girer girmez hemen solda bir pastane bulunuyor, “Nougat Andre Boyer”, 1887 yılından beri faaliyette olan bu işletme, Sault’un en meşhur mekanı, bu mekanda çok fazla çeşit yok, ama ürettikleri her şeyin kalitesi ve lezzeti muhteşem, lavantalı dondurmaları oldukça güzel, kepçe ile de satıyorlar, kilo ile de, (kepçe;2.50 euro, 0.50 kilogram 11 euro, kilosu ise 21 euro) lavantalı dondurma dışında başka dondurmaları da bulunuyor, hemen orada, içeriyi seyredip, sohbet ederek dondurmamızı yedik, bu arada pastanenin görevlisi dondurmayı beğenip, beğenmediğimizi sordu, diğer ürettikleri ürünlerin tadına bakmamız için ikramda bulundu, birkaç fotoğraf çekip bu mekandan ayrıldık.

Lavanta’nın Başkenti olarak bilinen Sault’da irili ufaklı yüzlerce Lavanta Tarlası bulunuyor.

 

Sault’dan hediyelik bir şeyler alıp, sokaklarını dolaştıktan sonra ayrıldık, Sault için şunu söyleyebilirim, beklentinize fazlasıyla cevap verecek bir kasaba.

 

LACOSTE;

Sault-Lacoste arası 40 km, yol boyunca birçok lavanta tarlası görüp resimler çektirdik, bu bölgede fotoğraf çektirmek için özel elbiseler giyip, buralara kadar gelen Japon turistler ilgimizi çekti. (Biz tişört-şort ile gezdiğimizden biraz da imrendik:)

Lacoste yüksek bir tepeye kurulu, meşhur Marquis De Sade’ın da doğduğu yer, Sade sadizmin kurucusu olarak biliniyor, bu şahsiyet 1766-1789 yılları arasında zirvedeki şato da yaşamış, şato ünlü modacı Pierre Cardin tarafından satın alınarak restore edilmiş ve müze olarak düzenlenmiş.

Provence bölgesinde Coustellet kasabasında, bir Lavanta Müzesi (bile) bulunuyor.

Lacoste köyünün girişinde arabamızı bırakıp, köyün sokaklarını dolaşarak zirveye tırmandık, bu sırada kapısı açık bir evde piyano çalan kişinin evinden o yüzlerce yıllık sokağa yayılan müzik, kuşların ve rüzgarın sesi, soluğumuzu kesti, Lacoste içerisinde onlarca sanat galerisi bulunuyor, köyün girişinde ise iki adet restaurant-cafe var, Fransa’nın ve bu bölgenin genelinde olduğu gibi buradaki işletmeler de, 14.00 – 16.00 arası kapalı oluyor.

Şato ve Müze’nin bulunduğu tepede yer alan bu heykel, Mevlana’nın şu sözünü hatırlatıyor, “Gel, ne olursan ol, yine gel”.

 

Zirvede bulunan şato ile ilgili birçok öykü bulunuyor, Marques De Sade’ın bu şato da, alıkoyduğu kadınlara, türlü işkenceler yaptığı bu rivayetlerden birisi, Sadizmin kurucu sayılan biri için çok da garip değil, zirve de ilginç sayılabilecek iki adet heykel de ziyaretçilerin yoğun ilgisini çekiyor.

 

ROUSİLLON;

Lacoste – Rousillon arası sadece 11 km’lik bir mesafe, Roussillon bu bölgedeki en ilginç yerlerden birisi, burayı ilginç yapan şey ise, kasaba sınırları içerisindeki madenlerden çıkarılan toprak, kırmızı kil gibi bir yapısı var, köydeki doğal oluşumlar, orman, evlerin tamamının kasabadaki kırmızı kilin rengi ile boyanması burayı meşhur yapmış, arabanızı aşağıda park ederek ağaçların arasından yürüyerek tepeye çıkabilirsiniz (biraz yorucu olabilir), yukarıda paralı bir otopark da bulunuyor, biz gittiğimizde köyün merkezine bir Pazar kurulu idi, turist kafileleri tarafından yoğun ilgi gören Roussillon’dan çıkarılan bu özel toprak, köy içerisindeki dükkanlarda satılıyor.

Rousillon farklı bir doğal oluşuma sahip olması nedeniyle, yoğun ilgi gören köylerden birisi.

 

Bu bölgede, bütün kasaba ve köylerde bir medyan, meydanın ortasında ise büyük gösterişli bir Çınar ağacı bulunuyor, belli ki bu ağaçlar yıllarca önce, bilinçli olarak dikilmişler ve günümüzde, köylerin güzelliğine büyük katkı sağlıyorlar.

Güneşin tepede olduğu öğle vakti gezdiğimiz Roussillon bizi biraz yordu, hem soluklanmak, hem de bir şeyler atıştırmak için, güzel bir manzara da sunan Le Restaurant ‘da zorla bir masa bulduk, köyün merkezindeki bu mekan da bir şeyler yiyip biraz dinlenerek bu güzel köyden ayrıldık. (Fiyatlar tabii ki turistik!)

Köydeki evlerin tümü, doğal oluşumun, toprağın renginde, bu da ortaya farklı bir güzellik çıkarıyor.

 

Roussillon mutlaka görülmesi gereken bir köy, buradan rotamızı Salon de Provence’e çevirdik, yol üzerinde gördüğümüz bir şarap çiftliğinde, neredeyse ürettikleri bütün şaraplardan test ederek, birkaç şişe de satın alarak yolculuğu daha keyifli bir hale getirdik. Provence ve Luberon Fransa’nın önemli şarap merkezleri, yüzlerce şarap üreticisi bulunuyor, yolunuz düştüğünde bu çiftlikleri (işletmeleri) mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum.

 

SALON de PROVENCE;

Provence bölgesindeki huzurlu, yüzlerce yıldır ayakta duran taş yapılardan, bu yapıların içerisinde faaliyet gösteren sanat galerilerinden, bu galerilerdeki eserlerden sonra, Salon de Provence bizi hayal kırıklığına uğrattı, yanlış anlaşılmak istemem, şirin, temiz, sessiz bu kasaba aslında görülmesi gerekmeyen bir yer değil, ama Provence bölgesindeki o büyüleyici minik tarihi köylerden sonra biz de yarattığı his bu oldu.

Salon de Provence de oturup bir şeyler içip, birkaç sokağı ve şehrin alışveriş caddesi olduğunu düşündüğümüz kalabalık alanı gezdik, Salon de Provence içerisinde bir kale bulunuyor, kalenin çevresinde herkese hitap edebilecek çeşitli mekanlar var, burada soluklanıp bir şeyler içip-yiyebilirsiniz.

Salon de Provence’in biz de yarattığı hayal kırıklığı, Aix de Provence’e gitmekten vazgeçmemize yol açtı, bölgedeki son gecemizi geçirmek, hava kararmadan küçük köyler, yerleşim yerleri, şarap çiftlikleri ve meyve bahçeleri görmek üzere, Venasque’ye doğru yola çıktık.

Bu arada Aix de Provence görmememize rağmen, okuyup-araştırdıklarıma göre, bölgenin en güzel şehirlerinden biri sayılıyor, ama üst paragrafta da bahsettiğim gibi, bu şehri görmektense, köylerin büyüleyici güzelliğine geri dönmeyi tercih ettik.

 

Provence de Ne Yapılır;

Bölge dünyanın her yanından kaliteli, olgun, dinlenmek, doğayla baş başa kalmak isteyen milyonlarca turisti kendisine çekiyor.

Ziyaretçilerin amacı farklı olabiliyor, kimisi yüzyıllardır ayakta duran köyleri, kimisi bu köylerin içerisindeki yaşamı, sanat galerilerini, galerilerde sergilenen eserleri inceliyor, satın alıyor, kimisi lavanta tarlalarını fotoğraflıyor, bazı gurmeler harika şaraplar tatmak, Michelin yıldızlı restaurantları ziyaret etmek için bölgeye geliyor,  amaç farklı olsa da, ziyaretçilerin tamamı güzel anılarla buradan ayrılıyor.

Provence’in en yoğun olduğu ay Temmuz, fiyatlar da buna bağlı olarak bu dönemde yükseliyor, peki buna değer mi, kesinlikle, en çok nereleri beğendiğimizi söyleyecek olursam, birinci sıraya Gordes’i koyuyorum, muhteşem bir yer, Venasque mütevazi sessiz, ama ilgili bölümde söylediğim gibi burada kaldığımızdan harika iki gece geçirdiğimiz köy, Roussillon doğal oluşumlar ve renk bütünlüğü ile büyüleyici, Lacoste Marquis De Sade nedeniyle ilgi çekici, Sault lavanta tarlalarıyla göz alıcı, Abbaye Senanque lavanta tarlaları içerisinde yüzyıllardır ayakta duran bir manastır, birkaç fotoğraf için bile gidilmeye değer, Avignon büyük bir şehir ama tarihi önemi bulunuyor, buralara kadar gitmişken görülmeli.

Araç ile gitmek zorunda olduğunuzdan, otopark, otoban ve araç bedeli, yüksek yeme-içme maliyeti nedeniyle pahalı, dağınık coğrafi yapı nedeniyle yorucu bir seyahat olsa da, insan yaşamı boyunca bir kez Provence’i görmeli diyorum ve Cote de Azur’a geçiyorum.

 

COTE de AZUR;

ARLES;

Zaman kaybetmemek için akşamdan valizlerimizi hazırlayıp, güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Venasque’ye veda ederek, Marsilya’ya doğru yola çıktık, notlarımız arasında Arles bulunuyordu, küçük sayılamayacak bu kent, Van Gogh gibi büyük bir sanatçıya ev sahipliği yapmış, büyük bir ırmak kenarında, Arles’te halen aktif olan tarihi bir kolezyum da bulunuyor (Roma döneminden kalma).

Arles; Van Gogh’a ilham veren kent.

Kent merkezine varıp, aracımızı paralı otoparka bıraktığımızda, Arles’te yaşayan bir Türk ile karşılaştık, bu arkadaş hemen orada ayaküstü bize çok faydalı bilgiler verdi, önce kolezyumu gezdik, ardından, kolezyum ile ırmak arasında bulunan “old town” olarak adlandırılan bölgeyi dolaştık.

Arles yukarıda bahsettiğim gibi Van Gogh ile özdeşleşmiş bir kent, ünlü sanatçı birçok eserini bu şehirden esinlenerek yapmış, bunlardan bazıları “Hospital Garden” ve “Terrace Cafe” , günümüze kadar o günkü hali korunan bu mekanlar turistler tarafından yoğun ilgi görüyor.

Güney Fransa’nın en güzel kentlerinden olan Arles, Marsilya’ya yakın olması nedeniyle küçük bir ziyareti kesinlikle hak ediyor.

 

MARTİQUES;

Arles’e vardığımızda karşılaştığımız Türk arkadaş ile (maalesef adını sormadım), oradan ayrılmak üzere aracımızın yanına gittiğimizde tekrar karşılaştık, hayat bazen ne kadar ilginç değil mi? Kendisine Arles’i beğendiğimizi söyleyip, tekrar teşekkür ettikten sonra, Marsilya’ya gideceğimizi yol üzerinde görmeye değer bir kent olup-olmadığını sorduk, oda bize Martiques’i tavsiye etti, bizde aracın yönünü oraya çevirdik.

Martiques şirin, derli toplu, büyük bir limanı olan deniz kenarında bir kent, çok yer görme hevesimiz nedeniyle yeterince keyfini çıkarabildiğimizi düşünmüyorum.

 

Martiques aynı zamanda bir iç denize sahip, birkaç fotoğraf çektirip, araç ile biraz sokaklarını dolaştık, doğal olmadığını düşündüğüm kanal çevresindeki eski evler çok hoşumuza gitti, burada da portatif tribünler ile bir konser alanı oluşturulmuştu ve ses düzenlemesi yapılıyordu, Özet; her yerde etkinlik, her yerde sanat!

Arabamızın Navigasyonuna Marsilya dedik, 40 km diye cevap verdi.

 

MARSİLYA;

Marsilya merkezine vardığımızda (şehre batıdan giriş yaptık) çok büyük bir liman ile karşılaştık ve ardından uzun bir tünele girdik, tünelin içerisinden çıktığımızda şehir merkezinde idik, ilk durağımız kenti tepeden gören Notre Dame De La Garde oldu, kilise Marsilya’yı tepeden hakim bir noktaya inşa edilmiş, kilise içerisinde seferlerden geriye sağ dönebilmek için denizciler tarafından bırakılmış küçük gemi maketleri bulunuyor, kilisenin arka tarafına doğru dolandığınızda ise, çok sempatik bir yapı olan Marsilya Stadyumunu görüyorsunuz (Orange Velodrome).

Notre Dame de la Garde bazikilasının bulunduğu tepeden eski liman ve kent merkezi.

 

Marsilya sadece turizm kenti değil, aslında bir sanayi kenti, gezerken bunu hissediyorsunuz, tepedeki bazilikadan eski liman olarak adlandırılan bölgeye inip, aracımızı kapalı yer altı otoparkına bırakarak, kendimizi bir cafe’ye attık, şehrin bu bölgesi son derece hareketli, eski liman içerisinde birkaç nokta da, gemi turları yapılıyor, fiyatı 8 euro, Barış ben bu kadar kalabalığın içerisine girmem biz Batuhan’la dolaşıp bir şeyler içeriz deyip, Nurşen’de gönüllü olmayınca istememe rağmen gemi turundan vazgeçtik, aslında Marsilya’yı bir de denizden görmek güzel olabilir diyorum.

Marsilya, (özellikle Nice’i gördükten sonra bu düşüncem daha da pekişti) Fransa Rivieria’sı olarak adlandırılan bölgenin bana göre en kötü şehri, bir kere sokakları çok kalabalık, evsiz-barksız sayısı çok fazla, hırsızlık-kapkaç yaygın, gezerken tedirgin olmamak elde değil, tüm bunlar şehri sevimsiz hale getiriyor.

Ama güzel yanları da var, büyük bir şehir olduğundan hizmet sektörü ve toplu ulaşım ağı çok gelişmiş, şehirde metro, tramvay ve otobüs yaygın olarak hizmet veriyor, ulaşım demişken, kıyıdaki her şehirde olduğu gibi burada da “Petit Train” olarak adlandırılan bir ulaşım aracı var (çek-çek), turistik mekanları, şehrin görülmesi gereken yerlerini iki ayrı hat ile gezebiliyorsunuz, ücret ise 8 ve 13 euro, eski limanın batı yakası boyunca tek tip olarak inşa edilmiş binalar hoş bir görüntü yaratıyor, bu binaların altlarındaki restaurant-cafe’ler ise son derece şık ve kaliteli, denize doğru yürüdüğünüzde liman girişinin iki yanında kaleler bulunuyor, biz buraya kadar yürüdük, denize giren, balık tutan insanlar ve karşı taraftaki tarihi yapılar ilgi çekici bir görüntü oluşturuyor.

Marsilya ikinci dünya savaşında ağır bombardıman altında kalmış bir şehir olduğundan, tarihi dokusu büyük oranda bozulmuş, özellikle Vieux Port olarak adlandırılan bölge büyük zarar görmüş.

Notlarım arasında şunlar vardı, zeytin ile ikram edilen Pastis (Fransız Rakısı) içilmeli, Boullabaise (buylabez diye okunuyor) yenilmeli, Boullabaise restaurantlarda ki artan balıklar ile yapılan bir balık çorbası, restaurantlar da genellikle 20 euro civarında bir fiyatla sunuluyor.

İnternet de bir sitede, Chez Noel adında bir pizzacıdan övgüyle söz edildiğini, hatta Fransa’nın en iyi pizzacısı denildiğini not almıştım, Barış navigasyondan baktığında (mekana) yürüyerek 10 dakikalık bir mesafede olduğumuzu söyledi, Chez Noel, Le Canebiere caddesinin sonunda Reformes Canebiere’nin yanı başında bulunuyor, yemeğimizi bu mekanda yemeğe karar verdik.

Geniş bir menüsü olan, orta halli, temiz bir restaurant, ama lezzet açısından (rastladığım yazıda söylendiği gibi) üst düzey bir pizzacı değil, buna rağmen fiyat-kalite oranı karşılaştırıldığında tavsiye ediyorum, çünkü vasatın üzerinde.

Seyahat planı yaparken, ilk ve son iki gün için ev kiralamayı, Marsilya yakınlarında bir yer de ise, ekonomik bir otelde konaklamayı planlamıştık, yemeğin sonuna doğru Barış, internet üzerinden otel araştırmaya başladı, sona kalan dona kalır misali ekonomik olanlar içerisinde çok fazla seçenek kalmamıştı, biz de F 1 otelden (Marsilya’nın hemen çıkışında) iki oda ayırttık, otele gittiğimiz de ise kötü bir sürpriz ile karşılaştık, çünkü otelin banyo ve wc’leri ortaktı, (bu arada F 1 otellerinin Accor grubuna bağlı olduğunu da ekleyeyim) yani aslında F 1 markalı yerler otel değil, düpedüz hostel, biz de bunun üzerine F 1 otelden ayrılarak İbis Budget otelde kaldık. (Üç kişilik oda fiyatı günlük 69 euro)

Özet; Marsilya fazla beklenti ile gidilmediği takdirde kötü bir şehir değil, Marsilya yakınlarında tekne ile gidilebilen güzel koylar bulunuyor, ama şunu da söylemek istiyorum, bizim bu şehre yeterince zaman ayırdığımız söylenemez, bu da çok yer görmek istemenin bedeli, Öyleyse;

Marsilya’da Ne Yapılır;

  • Şehre hakim tepede konumlu, Notre Damme De La Garde’ye çıkılır.
  • Denize girmeyi düşünüyorsanız, şehre yakın sadece tekne ile gidilebilen koylar ziyaret edilir.
  • Tekne turu yapılır.
  • Pastis adlı Fransız rakısı içilir.
  • Boullabaise içilir.
  • Eski Liman olarak adlandırılan bölge yürüyerek gezilir.
  • Midye yenir.
  • Hediyelik olarak Sabun alınır.

(Bu makalenin ve seyahatin devamı site de, Güney Fransa; Cote de Azur olarak yer almaktadır.)