DANİMARKA, İSVEÇ, FRANSA, HOLLANDA, ALMANYA; Kopenhagen, Arhus, Malmö, Helsinbourg, Nancy, Paris, Amsterdam, Utrech, Hamburg

Gezi Tarihi; 07.06.2009-21.06.2009 DANİMARKA – İSVEÇ – FRANSA – HOLLANDA – ALMANYA;

Bu gezi toplam beş ülkeyi kapsadı, işinizi kolaylaştırmak ve ilgilenmediğiniz bölümleri okumak zorunda kalmamanız için her bir ülkeyi ayrı-ayrı yazacağım.

İSVEÇ;

Çocukluk arkadaşım Hakan Tilki yıllar önce evlenerek Danimarka’ya yerleşti, bir Türkiye ziyaretlerinde, seyahati ve gezmeyi sevdiğimizi neden Danimarka’ya gelmediğimizi sorup ardından ekledi, eğer gelirseniz, Hollanda’da, Fransa’da olan akrabalarımızın yanına da gideriz, biz de bir yaz tatilimizi sizinle beraber bu ülkeleri gezerek geçiririz.

Gidiş ve Geliş arasında 15 günlük açıklık olacak şekilde, Tatil tarihlerini iki aileye uyacak şekilde karşılıklı belirledik, Hakan Danimarka’dan davetiyelerimizi gönderdi ve vize işlemlerine başladık.

Bu işlemler süresince şunu anladım ki; Danimarka, Türk vatandaşlarına vize konusunda sorun çıkaran, kılı kırk yaran bir Avrupa Birliği Ülkesi.

Defalarca Danimarka Büyükelçiliğine gidip geldik ve sonunda vizelerimizi aldık, Ankara’dan İstanbul’a oradan da Kopenhagen’a rahat bir yolculukla vardık.

Danimarka Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinden birisi, ülkenin toplam nüfusu 5,5 milyon civarında, yüzlerce adadan oluşan Avrupa’nın kuzeyinde bulunan kışların sert, yazların kısa yaşandığı bir ülke.

Misafir olacağımız Tilki ailesi (dört Tilki’den oluşuyor, Hakan eşi Tülay kızı Kardelen ve oğlu Koray, Tilki’ler aynı zamanda Danimarka vatandaşı) bizi Kopenhagen hava limanın’da karşıladı, son derece, modern Amager adasın’da yer alan hava limanı denize ve Malmö’ye (sadece 24 kilometre) çok yakın bir konumda.

Hava limanından Hakan’ın 7 kişilik aracıyla ayrıldık ve doğruca Kopenhagen ile aynı ada üzerinde yer alan Danimarka’nın başka bir kentine doğru yol aldık, feribota binmek üzere Snekkersten üzerinden Helsingor’a vardık, Tülay dersine önceden çok iyi çalışmış olduğundan feribot saatinde oradaydık, Helsingor – Helsinborg arası feribotla 20 dakika sürüyor, Danimarka tarafındaki burundan feribota bindiğinizde, karşı kıyıda Helsinborg size el uzatıyor, öylesine yakın bir mesafe, bu coğrafya da feribot pahalı (tabii bu göreceli bir kavram, bizim için pahalı diyelim!!) Danca ile İsveç’ce birbirine çok yakın diller, Tülay orada doğup büyüdüğünden İsveç’lileri anlamakta ve derdini anlatmakta hiç sorun çekmedi. Helsinborg aynı zamanda bir üniversite kenti, borg Danca’da da, İsveç’çe de de kale demekmiş, zaten Helsinborg’a geçer geçmez sizi bir kale karşılıyor, bu kenti gezmeyi ikinci günümüze bırakıyoruz, kıyı şeridini takip ederek geceyi geçireceğimiz pansiyon’a doğru yol alıyoruz, pansiyonumuz İsveç’in Höganas (burası bir ilçe) yakınında, yaklaşık bir saatlik bir yolculuğun ardından pansiyonumuza varıyoruz, pansiyonu oldukça yaşlı bir kadın işletiyor, sonradan öğrendiğimize göre iki oğlu varmış, biri Amerika’da yaşıyormuş, dişçi olan kocası ise yıllar önce sekreteri ile Kanada’ya kaçmış, pansiyon 200 yıllık bir köy evi aslında, köy evi deyince aklınıza bizdeki köy evleri gelmesin ama, deniz kıyısında, karşı kıyıda Danimarka görünüyor, artık akşam olduğundan ilk günü tamamlıyoruz ve dinlenmeye çekiliyoruz.

1

(Höganas’ta deniz kenarında sessizlik içerisinde bu evlerde yaşanan hayatlar var.)

Bu coğrafyada Bed&Breakfast olarak hizmet veren bir sürü pansiyon mevcut, Booking.com üzerinden araştırarak kalacağınız pansiyonu seçebilirsiniz, bir iki günlük konaklamalar için rahatlıkla düşünülebilir, zaten Helsinborg-Mölle-Höganas için daha fazla zaman ayırmak gereksiz, Danimarka’nın başkentine gittiğinizde, araç kiralayarak bu coğrafyayı gezebilirsiniz, yemyeşil, tertemiz bir bölge.

wq

(Höganas’ta kaldığımız Pansiyon’un sevimli işletmecisi)

Sabah kahvaltının ardından, (kahvaltı zayıf ama yeterliydi) pansiyonun işletmecisi olan hanımefendiye bu bölgede neler yapılabileceğimizi sorduk,  O da Höganas’tan kuzey-batıya doğru önce Kullaberg’i, Mölle’yi ardından da tarihi bir deniz fenerinin de bulunduğu milli parkı gezebileceğimizi söyledi.

3

(Kullaberg Milli Parkı)

Kullaberg güzel ve gösterişli birkaç otelinde bulunduğu bir tatil kasabası, bu yarımadanın en uç noktasında Mölle bulunuyor, burada yüzlerce dönüm içerisinde yer alan bir Milli Park mevcut, doğaya hiç dokunulmamış, İsveç’in bu yöresi son derece sakin, nüfus yoğunluğu olmayan, insanların huzurlu bir yaşam sürdürdükleri yerler denilebilir. Mölle’nin ve yarımadanın en uç noktasında tarihi bir deniz feneri bulunuyor, turistik olarak tasarlanmış, burada ufak tefek yiyeceklerin satıldığı bir cafe de mevcut, bir tam günü tüketebileceğiniz bu milli park, piknik ve yürüyüş yapabileceğiniz, sessizlik içerisinde dostlarınızla sohbet edebileceğiniz veya bir köşeye çekilip kitabınızı okuyabileceğiniz ve huzur buymuş diyeceğiniz bir yer.

İkinci günü Helsinborg’a ayırdık, klasik İskandinav şehirlerinden biri, bu coğrafya da insanlar güneşe hasret olduklarından ve bizim orada bulunduğumuz gün hava güneşli ve sıcak olduğundan, herkes cafelerin önündeki masalara kurulmuş ve yönünü güneşe çevirmişti, biz de böyle şeylerin yokluğu olmadığından değerini bilmiyoruz galiba, üniversite şehri olan Helsinborg’da genç bir nüfus var, sokaklar, cafeler, restaurantlar ve mağazalar oldukça hareketli, kaleye çıktığınızda yüksekten bu coğrafyayı ve Danimarka tarafını (Helsingor’u) daha rahat seyredebiliyorsunuz.

4

(Helsinborg Kalesi)

Üçüncü gün kahvaltının ardından İsveç’in önemli şehirlerinden Malmö’ye doğru yola çıktık, Höganas-Malmö arası 90 km’lik bir yolculuk, yol boyunca alışveriş merkezlerinin şehir dışında hizmet verdiğini, AVM önüne kurulan sevimli stantlar da, üreticilerin çilek sattığına şahit olduk, Malmö bir liman kenti, talihsizliğe bakın ki, biz buraya vardığımızda yağmur çiselemeye başladı ve tam beş gün boyunca neredeyse sürekli yağdı, Haziran ayında İsveç’in bu bölgesinde ve Danimarka’da gün neredeyse 23’e doğru kararıyor, kararma dediysem aklınıza öyle zifiri bir karanlık gelmesin, alaca karanlık gibi bir şey ve 03’de tekrar gün ışıyor, yani gündüzünüz ve geceniz birbirinize karışıyor.

Malmö limanında bugüne kadar görmediğim büyüklükte Cruise gemileri vardı, liman da İsveç’in sembolü olan Vikingler’e ait bir gemide meraklılarını beklemekteydi. Malmö’nün merkezini yürüyerek rahatlıkla gezebilirsiniz, bu tarihi kentte 15.yy da inşa edilmiş bir kale bulunmakta, şehrin üç ana meydanı var, Lilla Torg, Gustav Adolfs, ve Stortorget ve meydan kış aylarında buz pateni yapan insanlarla doluyormuş, meydanın ortasında Kral Gustav’ın bir heykeli mevcut,  yağmur çiselediğinden daha fazla bir şey yapamadık, arabayla bir saatlik Malmö turu yaptıktan sonra Kopenhagen’a doğru yola çıktık, Bana göre Malmö’de yapılabilecek en önemli etkinlik iki ülkeyi birbirine bağlayan köprüden geçiş yapmak olmalı.

Malmö – Kopenhagen  arasında deniz üzerine inşa edilmiş bu köprü (Öresund köprüsü) 8 km uzunluğunda, geçiş tabii ki ücretli, ücret ise (35 euro civarında) köprünün bir kısmı deniz üzerinde bir kısmı da tünel olarak denizin altında, teknolojik açıdan ilginç olan bu yapının inşasına 1995 yılında başlanmış, 1999 yılında da inşaat sona ermiş, iki ülkenin kral ve kraliçesi açılıştan önce köprü üzerinde buluşmuşlar, köprü aynı zamanda demiryolu olarak da hizmet veriyor. Danimarka, İsveç’e göre daha pahalı bir şehir olduğundan insanların Malmö’ye alışverişe gittikleri söyleniyor.

İsveç’ten ne anladık, Göteborg’u, Stockholm’u görmedik ama bu ülke medeni, gelişmiş sessiz bir ülke öyle ki, maddi hasarlı trafik kazası olsa haber oluyormuş! O derece sakin, gelir düzeyi yüksek, Danimarka’nın başkenti Kopenhagen’a yolunuz düşerse, Helsingor’dan feribot ile İsveç’in Helsinborg şehrine geçebilir, Höganas, Kullaberg, Mölle’yi, 90 km’lik bir yolculuğun ardından Malmö’yü gezebilirsiniz, kesinlikle keyifli bir, iki gün geçireceksiniz.

DANİMARKA;

Uçağımız Kopenhagen’a inmek için alçaldığında ilk dikkatimizi çeken şey, denizin oldukça sığ olması oldu. Ülke küçük, büyük yüzlerce adadan meydana geldiğinden, verimli topraklara sahip, refah açısından dünyanın sayılı ülkelerinden birisi olan Danimarka’nın toplam nüfusu 5 milyon civarında.

6

(Danimarka’nın başkenti Kopenhagen’dayız)

Çocukluk arkadaşımın misafiri olarak ziyaret ettiğimiz Danimarka’da bulunduğumuz süre boyunca; Kopenhagen, Arhus, gibi ülkenin iki büyük şehrini ve onlarca küçük yerleşim merkezini görme şansına sahip olduk. Gördüğüm yerlerin ortak özelliği temizlik ve sessizlikti, Danimarka’da yükselti yok, arkadaşım Hakan’ın söylediğine göre, yapay olarak bir dağ inşa etmişler, Kuzey Avrupa ovasının devamı niteliğindeki Danimarka, Avrupa Birliği üyesi olsa da kendi para birimini kullanıyor. (Danimarka Kronu 1 tl yaklaşık 3 kron)

Kopenhagen kanallardan oluşan, çok sayıda Türk’ün yaşadığı bir kent, Danimarka’nın bütünü gibi sakin, temiz, yeşil, şehir içi ulaşım da otobüs ve bisiklet (bunda şehrin düz olmasının da payı büyük) çok yaygın, meraklıları için çok kaliteli restaurantlara ev sahipliği yapan bir şehir.

7

(Kopenhagen’dan Arhus’a geçmek için bindiğimiz müthiş sürati ile bizi şaşırtan feribot)

8

Ve feribotun konforlu salonu. Fotoğraftaki soldaki hanımefendi Tülay Araç, bu seyahatimiz boyunca (15 gün) gösterdiği güler yüz ve konukseverlik için kendisine bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Kopenhagen’da yapılacak şeyler;

  1. Mutlaka Kanal turu yapın, birkaç noktadan hareket eden tekneler de rehberlik hizmeti de mevcut, bu gezi teknelerinin durağı olan iskelelerdeki manuel saatler, teknenin ne zaman geleceğini işaret ediyor, Kopenhagen’ın nasıl bir şehir olduğunu daha iyi anlıyorsunuz, Deniz Kızı Heykeli’ni karadan değil, denizden görmek ise daha ilginç oluyor.

9

(Kanal turu şehri anlamanıza, keyifli vakit geçirmenize yol açacak.)

  1. Deniz Kızı Heykeli; Kopenhagen’ın simgesi olmuş bu heykel, Langelinie limanında bir taşın üzerine inşa edilmiş, insanlar tarafından defalarca zarar verilen bu heykele, 2004 yılında Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı kabul edildiğinde Kara Çarşaf giydirilmiş, heykel aslında sadece 1.75 metre uzunluğunda, turistlerin yoğun ilgi gösterdiği heykeli ziyaret etmek, Kopenhagen’da yapılması gereken şeylerin başında geliyor. (Şehrin her yanında kara çarşaflı kadınları gördüğünüzde adamların kendince haklı olduğunu düşünebilirsiniz.)

10

  1. Heykel demişken, Hans Christian Andersen heykeli de Kopenhagen şehir merkezi içerisinde, Deniz Kızı Heykeli kadar olmasa da, meraklılarının ziyaretine uğramakta.
  2. Tuborg’un ve Carsberg’in ana vatanında, üretim şehrinde bulunuyorsunuz, bol bol bira için.
  3. Trafiğe kapalı olan alışveriş caddesi Stroget’e zaman ayırın,
  4. Katılacağınız tekne turunda Nyhavn yat limanına da uğrayacaksınız, burası ayrı bir ziyareti hak ediyor, güzel bir havaya denk gelirseniz (Danimarka’da bu biraz şans bence!!) bir şeyler içip keyif yapabileceğiniz bu sokak, bir su kanalı etrafında yer alıyor ve onlarca tesise ev sahipliği yapıyor.
  5. Belediye Binası ve önündeki geniş meydanı, Galatasaray ile Arsenal arasında oynanan UEFA kupası finalinden önce çıkan kavgadan, havada uçuşan sandalyelerden tanıyacaksınız.
  6. Danimarka’nın Başkenti onlarca müzeye ev sahipliği yapıyor, yapacağınız tekne turu bu binaların tümünü denizden görmenizi sağlıyor, gezip gezmeme kararı vermek de size kalıyor.
  7. Kopenhag ile Malmö 8 km’lik bir köprü ile birbirine bağlı şehirler, araç kiralayarak İsveç’in bu güzel şehrini görebilirsiniz.

11

(Kopenhagen’ın ardından Danimarka’nın ikinci büyük kenti Arhus’tayız.)

Kopenhagen’daki 1 günlük turun ardından dostlarımızın evine doğru yola çıktık, Danimarka yüzölçümü küçük, nüfusu az olan bir ülke olsa da, ulaşım oldukça pahalı ama bir o kadar da medeni, örneğin, bazı trenler gemi ile karşıya geçiyor, deniz üzerine inşa edilmiş uzun köprüler raylı taşımacılığı konforlu hale getiriyor, Kopenhagen’dan sonra Danimarka’nın ikinci büyük şehri (toplam nüfusu 5 milyon olan ülkenin büyük şehirleri ne kadar büyüktür artık siz düşünün) Arhus, misafiri olduğumuz Tilki ailesi Arhus’ta yaşıyor, ilk olarak arkadaşım Hakan’ın eşi Tülay’ın babası işçi olarak gelmiş bu ülkeye, ardından evliliklerle, akrabaların getirilmesiyle bu şehirde küçük bir koloni kurmuşlar, Arhus sessiz, Kopenhagen kadar turistik ve aslında ilginç olmayan bir şehir, burada bulunduğumuz 4 gün boyunca neredeyse sürekli yağmur yağdı, bir gün deniz kenarında Arhus’a 1 saat mesafede bulunan Akvaryum’a gittik, eğlence mekanları sınırlı, Türklerin yemek konusunda zorluk çekmeyeceğini düşünüyorum, zira şehirde bir sürü Pizza’cı ve Dönerci mevcut. Hakan ile bir gün eve dönerken ona dönüp, birader bu şehir de insanlar nerede, saklanıyorlar mı dedim, bura da insanlar tek düze yaşıyor Teoman, hafta içi beş gün işe giderler (bu arada Danimarka’da haftalık çalışma saatinin 38 olduğunu söyleyeyim), bir gün sabaha kadar barda içerler, Pazar günü de çimlerini biçer eve paket yemek getirtip yerler diye cevap verdi, Arhus’ta ki sosyal yaşam böyle işte, insanın işi düşmedikten sonra buralara gelmesi biraz zor, ama geldiyseniz eğer, gelişmiş, sessiz, yemyeşil bir şehrin dışında pek ilginç bir şey bulamayabilirsiniz. (Çıplaklar Plajının dışında)

12

(Yağmuru bitmeyen Arhus’tan klasik bir fotoğraf)

FRANSA;

Danimarka’nın Arhus kentinden akşamüzeri yola çıkıp, tam 1000 kilometre yol katederek, Almanya, Lüksemburg üzerinden Fransa’nın Metz kentine, oradan da Danimarka’da ki dostlarımın akrabası olan Muharrem ağabeylerin yaşadıkları Nancy’e vardık.

13

(Nancy kent merkezi)

14

(Meydan’da tarihi bir çeşme-havuz bulunuyor.)

Üniversiteler şehri olan Nancy, Strasburg ile Paris’in bağlantı yolunda bulunmakta, Stanışlav Meydanı mutlaka görülmesi gereken bir yer, meydanı çevreleyen tarihi binalar buraya değer katıyor, meydanın bir köşesinde meraklılarını karşılayan bir çeşme bulunuyor, Stanışlav meydanı trafiğe kapalı ve burada yüzlerce cafe ve restaurant mevcut, akşamları oldukça kalabalık ve eğlenceli oluyor. Biz bu şehirde Tilki ailesinin Fransa şubesi konumunda bulunan Muharrem-İncimen çiftinin evinde iki gün kaldık, Nancy’in etrafında yüksek ve ormanlık tepeler mevcut, daha fazla zamanı olanlar için bu tepelerden harika manzaranın tadını çıkartmak mümkün.

15

(Fotoğrafın Öyküsü; Nancy’de kent merkezinde bir cafede bira içip soluklanıyorduk, ilginç kıyafetleri ile yardım toplayan grup bir anda etrafımızı sardı, yardım kumbarasına para atmadan önce, hemşire hanımdan nabzımı ölçmesini rica ettim, oda mesleği gereği rica mı kırmadı. Ardından elindeki sepeti uzatarak ikramda bulunmak istedi, sepetten bakmaksızın rastgele aldığım şeyin ne olduğunu ise burada yazamayacağım.)

İkinci gün kahvaltının ardından Paris’e doğru yola çıktık.

PARİS;

Fransa’da otoyollar paralı, biz bu yüzden Nancy – Paris arasında ücretsiz olan yolu tercih ettik. Yolculuk yaklaşık 3 saat sürüyor, otobanı tercih etmemenin başka bir avantajı da, kasabaların, köylerin içerisinden geçerek seyahat etmek oluyor ki, bu değişik kültürleri görmeyi sevenler için bulunmaz bir nimet. Hakan Paris’te, grup da üç adet küçük çocuğun bulunmasından dolayı, Paris’in yarım saat uzağında, Disneyland’a yakın ve ticari bağı olan bir bungalow ayarlamıştı.

16

(Konakladığımız Bungalowların önü)

Bungalowların bulunduğu alan yüzlerce dönümlük ormanlık bir alanda, harika tasarlanmış bir turistik tesis burası, bütün bungalowların her türlü teçhizatı bulunuyor, bir bungalow’da altı kişi konaklayabiliyor, burada konakladığınız da Disneyland’a ücretsiz giriş ve ücretsiz otopark olanağı da bulunuyor.

Disney’s Davy Crockett Ranch adıyla hizmet veren bu kasaba, (buraya apart veya otel demek haksızlık olur) çünkü burası tıpkı bir Amerikan kasabası gibi tasarlanmış, özellikle çocuklu aileler için harika bir yer, çocuklarınız bu tesiste ata binebilir, kapalı havuzunda yüzebilir. Küçük bir marketi de bulunan bu tesisteki fiyatlar normalin biraz üzerinde, eğer yemeklerinizi burada kendiniz yapacaksanız, büyük bir Süpermarket’ten alışveriş yapmanızı tavsiye ederim.

Yarım ay şeklinde tasarlanmış her sokakta 20 kadar bungalow bulunuyor, kahvaltınızı sokağınızın girişinde bulunan dolaba, sabah belirlenen saatte bırakıyorlar, dönüşte resepsiyona uğramanıza da gerek kalmıyor, anahtarlarınızı çıkış bariyerinin yanında bulunan dolabın içine atıp tesisten ayrılıyorsunuz.

 DİSNEYLAND;

Burası yüzlerce dönümlük bir alana yayılmış, iki bölümden oluşuyor, birinci bölümde film stüdyoları, ikinci bölümde ise çocuklar (ama büyükler için de çok eğlenceli) için tasarlanmış bölümde bulunan oyuncaklar bulunuyor, Disneyland’ın Paris’e metro ile bağlantısı var, araç ile Paris’in 45 dakika uzağında yer alıyor, Biz Paris için şöyle bir program yaptık, iki gün Disney’s Davy Crockett Ranch’de konaklayıp, üçüncü gün de Disneyland içerisinden hareket eden bir Paris turu satın aldık.

17

(Paris Disneyland girişi)

18

(Bu çek-çek lere yaklaşık 20-25 kişi biniyor ve hiç inmeksizin 30-40 dakikalık bir tur ile Disney filim stüdyolarını turluyorsunuz.)

19

(Disney Filim Stüdyoları; Bu kamyona dikkat!)

20

(Patlama anında, bindiğiniz çek-çek , alt zeminindeki plakaların harekete geçmesiyle hareketleniyor ve ardından adrenalin yükseliyor.)

İlk başta çocukların hatırı için bile olsa iki günlük Disneyland programı benim için sıkıcıydı, fakat bu oyun kentinin içerisine girdikten sonra zaman bir şekilde geçiyor, eğlenceli ve bence büyükler için daha uygun olan oyuncaklar var, film stüdyoları oldukça ilginç ve görülmeye değer, yiyecek alanın da onlarca restaurant ve fast food bulunuyor, fiyatlar oldukça yüksek, Disneyland’ın bulunduğu alana yiyecek ve içecek sokmak yasak ve imkansız, zira girişte oldukça sıkı bir arama yapılıyor, içeriye girdiğiniz de yarım litrelik bir suya 3.5 euro ödediğiniz de aramanın neden bu kadar sıkı yapıldığını anlıyorsunuz.

Disneyland için şu söylenebilir, çocuğunuz varsa zaten gitmek zorundasınız diye düşünüyorum, çocuğunuz yok ise bir gününüzü burada geçirebilirsiniz, buna değer bir kent yaratmışlar diyebilirim, peyzaj ve ilginç yapılar için dahi görülmeye değer. Ticari açıdan harika tasarlanmış bu oyun kentinde para harcamamak imkansız, ne demek istediğimi oraya gittiğinizde anlayacaksınız!

Üçüncü gün kahvaltının ardından arabamız ile tekrar Disneyland’ın otoparkına gittik, aracı buraya park ederek, otellerin bulunduğu bölgeye doğru koşar adım ilerledik, çünkü arabayı park ettiğiniz alan ile Paris turu yapacağımız otobüsün hareket edeceği nokta neredeyse 4 kilometre kadardı, neyse ki büyük bölümünde yürüyen bantlar mevcuttu, otobüs hareket etmeden birkaç dakika önce oraya vardığımızda otobüsün neredeyse dolduğunu ve üst katın en arka sıralarında birkaç koltuğun boş kaldığını görüp üzüldük.

PARİS;

Aldığımız Paris turu 1 tam günü kapsıyordu, bir günde böylesine büyük ve turistik bir kent nasıl gezilebilirse bizde öyle gezdik, şehre yaklaşır yaklaşmaz yoğun bir trafik başladı.

Otobüs ile ilk önce Paris’in meşhur Şanzelize meydanına gittik, buradan Zafer takı’na, ardından Notre Dame Kilisesini gördük (Burası hem Fransa’nın hem de Paris’in gururu olarak adlandırılıyor), Paris Sen nehri havzasına kurulmuş bir kent, bu nehrin üzerini süsleyen, tarihi köprülerin üzerlerinden araç ile geçerek,  Eiffel kulesinin bulunduğu alana vardık, ardından dünyanın sayılı müzelerinden birisi olan Louvre Müzesi’nin yer altı otoparkına park eden otobüsümüz bizi yemek ve alışveriş için 3 saatliğine serbest bıraktı, rehberimiz dönüşte nehir turu yapacağımızı, Eiffel kulesine çıkacağımızı ve geç gelenin burada kalacağı uyarısını yapmayı da unutmadı.

21

(Sadece Paris’in değil Fransa’nın gururu sayılan Notre Dame Kilisesi)

Tülay “ben alışveriş yapacağım” dedi, ben de “Notre Dame Kilisesini göreceğim” dedim ve ikiye ayrıldık, Nurşen, oğlum Batuhan, Hakan, oğlu Koray ve ben Sen nehri boyunca eski sahafların ve hediyelik eşya satıcılarının tezgahlarına bakarak Notre Dame Kilisesine kadar yürüdük, kiliseye vardığımız da ise bunun yorgunluğumuza değdiği kanısına vardık, burası gerçekten muhteşem bir yapı özellikle ön cephesindeki kabartmalar ve heykeller saatlerce incelenmeyi hak ediyor, diye düşünüyorum, biz gittiğimizde içerisinde bir de ayin vardı.

22

(Louvre Müzesi’nin önünde yapıldığında büyük tartışmalara yol açan cam piramid bulunuyor.)

Üç saatlik zaman hızlıca akıp geçti, Paris’e kadar gelip de meşhur Paris Cafelerin’de bir bira içmeden olmaz diyerek hızlıca bir de bira yuvarladık ve belirlenen saatte otopark da bekleyen tur otobüsünün yanına vardık, biz Notre Dame’ı  gördüğümüzden, Tülay’da alışveriş yapmaktan ötürü mutluydu ve sorun yoktu 🙂 !

Otobüsümüz kısa bir yolculuğun ardından Eiffel’e vardı, dünyaca meşhur bu kulenin yanında, nehir kenarına park etti, tur ile geldiğimizden başı sonu olmayan kuyruğa girmek zorunda kalmadık, kuleye çıkmak için üç tip bilet satılıyor, birinci kata çıkılabilen bilet 4.50 euro ikinci kata çıkılabilen bilet 8 euro (bizim biletimiz buydu) ve zirveye çıkılan bilet ise 14 euro, ikinci kata çıktığımız da Paris neredeyse ayaklarımızın altındaydı, bizde doya doya seyrettik.

23

(Aman tanrım bu ne kalabalık.)

Peyzajıyla, tarihi yapıları ve modern yanıyla, şehri ikiye ayıran Sen nehrini süsleyen köprüleriyle, gerçekten de şarkılara, şiirlere ve filmlere konu olmayı hak eden bir şehir burası.

Paris’in sembolü olan bu kuleyi 3000 işçi 26 aylık bir sürede inşa etmiş, yapım aşamasında büyük itirazlara ve tepkiye neden olmuş, Expo 1899’un giriş kapısı olarak yapılan bu simge yapı, günümüzde her gün binlerce turisti ağırlıyor. Yapım aşamasında itirazları yumuşatmak için Expo’nun ardından yıkılacağı açıklanmış, kule 300 metre yüksekliğinde ve üç adet seyir terası bulunuyor. Eiffel ile ilgili bu kadar bilgi yeter diye düşünüyorum.

24

(Kulenin seyir terasındayız ve Paris ayaklarımızın altında)

Kulenin yanı başında nehir kenarında tur düzenleyen teknelerin hareket durakları bulunuyor, rehberlik hizmetinin de verildiği bu turlar yaklaşık 1 saat sürüyor, nehir turu Paris’in simge yapılarının neredeyse tamamını görmenize olanak sağlıyor. Yemekli olanları da mevcut, yemeksiz olan turların fiyatı ise 6 euro.

Nehir turunun ardından, tur otobüsümüz tekrar şehir merkezinin dışında bulunan Disneyland’a doğru yola koyuldu, koşturmaca ile geçen günün sonunda epey yorulduk, yazının başında söylediğim gibi bir gün içerisinde Paris’i göremezsiniz, biz de göremedik sadece bakabildik ona.

25

(Paris’te nehir turu olmaz ise olmazlardan.)

Paris’te Yapılması Gerekenler.

  1. Notre Dame Kilisesi (özellikle ön cephesi ve kapı girişlerinin yanındaki süslemeler incelenmeye değer.
  2. Louvre Müzesi (biz sadece avlularından birinde bulunan cam piramidin önünde resim çektirebildik, dünyanın en önemli müzelerinden birisi olduğu söylenen bu müzenin galerilerini birkaç gün de dahi gezmek mümkün değilmiş.
  3. Eiffel Kulesi (buradan Paris’i seyretmek, nasıl bir şehre geldiğinizi de anlamanıza yol açıyor).
  4. Sen Nehri turu (turların başlangıç noktası Eiffel kulesinin yanı başında, tarihi ve simge yapıların bir çoğunu nehirden görmenize olanak sağlıyor, siz tekne ile ilerlerken, nehir kenarında soluklanan, güneşlenen, sevişen, kafa çeken insanlar da size el sallıyorlar).
  5. Şanzelize Bulvarı alışveriş tutkunlarının ve parası bol olanların mekanı.
  6. Zafer takı ; Napolyon’un kazandığı zaferin anısına yapılmış bu anıt “Charles de Gaulle” meydanında yer alıyor, 45 metre yüksekliği bulunan yapıt şehrin simgelerinden birisi.
  7. Concorde Meydanı; Bordeaux’da ki Quincances meydanından sonra Fransa’nın en büyük ikinci meydanı, bu gösterişli alan görülmeye değer bir yer.  “Ekmek bulamıyorlarsa, Pasta Yesinler” sözünü söyleyen Marie Antoinette ve birçok ünlü şahsiyet burada idam edilmiş. O sözü o mü söyledi, yoksa ona mı mal edildi, artık orasını bilmiyorum.
  8. Paris Cafelerine kesinlikle zaman ayırın, her yıl milyonlarca turistin ziyaret ettiği bu şehirde hizmet sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin fiyatları tabii ki normalin üzerinde, şehir öylesine turistik ki, bu cafelerde caddeye yakın masaların fiyatları farklı, kaşık-çatal için ücret alınıyor, bu yüzden cafelere zaman ayırın, kazık yiyin rahatlayın diyorum.
  9. Listemde yer alan ama zaman darlığından yapamadığım bir şey de “Ressamlar Tepesi” olarak bilinen yere gidememek oldu, siz gidin artık…

Paris öyle 5 gece 6 günde, 4 şehir 3 ülkenin gezildiği turlar ile gezilebilecek bir şehir değil, kocaman bir metropol, yapılacak onlarca şey var, bunları yapabilmeniz için her şeyden önce zamana ihtiyacınız var, şehirde yaygın olan metro ile ulaşım oldukça kolay, trafik büyük problem, bu nedenle metroyu kullanmak zamandan tasarruf sağlayacaktır.

HOLLANDA;

AMSTERDAM

Paris dışında bulunan Disneyland otoparkından aracımızı alarak, biraz da akşam karanlığı bastığından otoban üzerinden Hakan’ın teyze çocuklarının yaşadığı Utrecht ve Zeist’e doğru yola çıktık. Bu yolculuk 450 km olsa da bizim için oldukça yorucuydu. Akşama kadar Paris’i koşar adım gezdiğimizden olsa gerek, akşam saat 20’de Paris’den yola çıktık ve gece 1.30 gibi Utrecht’e vardık, gecenin o saatinde insanları rahatsız edeceğimiz düşüncesiyle oldukça tedirgindik, Hakan’ın iki teyzesinin çocukları yani kuzenleri birbirleriyle evlenmişler ve kendilerinden önce buraya gelen ablalarının vasıtası ile bu şehre yerleşmişler, ben bir gün, bir kuzenin de, diğer gün ikinci kuzenin de misafir oldum, Utrecht ve Zeist’de yaşayan ve market çalıştıran bu insanlar bize inanılmaz bir konukseverlik gösterdiler.

26

(Amsterdam’dayız Batuhan yorgunluktan ayakta uyuyor 🙂 )

Utrecht ve Zeist ilginç ve turistik olmayan şehirler, akşam yolculuğun ve yorgunluğun sayesinde deliksiz bir uyku çektik, sabah kahvaltının ardından Amsterdam’a yola çıktık, sağolsun Hakan’ın kuzeni Nermin’de (işini bırakarak) rehberlik yapmak için bizimle geldi, ilk önce Amsterdam’a yakın lale bahçeleriyle ünlü olan “Keukenhof”a gittik, fakat bu bahçeler  Mart sonundan, Mayıs sonuna kadar gezilebiliyorlarmış, biz gittiğimizde laleler sökülmüştü ve görülecek bir şey kalmamıştı, “Keukenhof” Amsterdam’a 32 kilometre uzaklıkta, 32 hektarlık alanda bulunan bu lale bahçeleri ziyaretçilerine (bir daha hatırlatalım) Mart sonundan, Mayıs sonuna kadar görsel açıdan muhteşem bir güzellik sunuyormuş, gittiğiniz mevsim uygun ise kaçırmayın derim.

27

(Amsterdam merkezde bulunan Madame Tussaud)

Lale bahçelerini görememenin üzüntüsüyle Amsterdam’a doğru yola koyulduk, Hollanda yer yer deniz seviyesinin altında olan, yeşil ve dümdüz bir coğrafi yapıya sahip, geçmişte teknik bir arıza nedeniyle pist yakınına düşen THY uçağından bildiğimiz, Schiphol havalimanını geçerek Amsterdam’a vardık, bu arada Amsterdam’a giderken Schiphol Havalimanının apronunun ortasından geçen kara yolu ilginç bir görüntü ortaya çıkarıyor. Biz bir köprünün altından geçerken, üzerimizden de dev bir KLM uçağı pistte doğru ilerliyordu, neyse Amsterdam’a vardık. Gezi destinasyonları arasında en bilinen ve tercih edilen şehirlerden olan Amsterdam’ı bir gün içerisinde gezmeye çalıştık.

İlk olarak Dam Meydanı’na gittik, burası şehrin en geniş ve ünlü meydanı diyebiliriz, burada Madame Tussaud müzesi bulunuyor, balmumu heykellerin bulunduğu bu müzede bir çok ünlü şahsiyetin heykeli bulunuyor, müzeye giriş ücreti  (30 euro).

Dam Meydanı’nın yakınında “kırmızı fenerli sokak” olarak bildiğimiz ve hayat kadınlarının çalışma alanlarının olduğu sokaklar başlıyor, buradan deniz kenarına, Amsterdam tren garına doğru ilerlediğinizde cafeler, barlar mevcut, özetle Amsterdam ile özdeşleşmiş şeyleri (arayanlar) burada bulabilirler, cafelerin bazılarının camlarında esrarlı kek yazdığına bizzat şahit oldum, Hollanda’da uyuşturucu kısmen serbest, Hollanda hükümeti madem fuhuş ve uyuşturucu insanın olduğu her yerde var, bu iş bari benim kontrolümde ve denetleyebildiğim bir alanda olsun, bende vergimi alayım diyor.

Tahta köy ayakkabıları ve Hollanda peynirleri bu ülkenin sembolü olmuş ürünler, bunların sergilendiği onlarca mağazaya tren garının karşısındaki geniş caddede rastlayacaksınız.

28

(Hollanda’nın sembolü olan tahta köy ayakkabıları satan bir mağaza)

Kalın dilim patates, bu ülkede çok bilinen ve tüketilen bir yiyecek, yüksek ısı da ve bu ısıya dayanıklı yağ ile kızartılan patatesler büyükçe kağıt bir külaha dolduruluyor, kağıt külahın kenarına mayonez ve ketçap için küçük kutucuklar yapılmış, elinize alıp, bir mayoneze, bir ketçap’a batırıyorsunuz ve afiyetle yiyorsunuz, bizdekinden daha lezzetli deneyin derim.

Amsterdam kanalları ile meşhur olmuş bir kent, düz ve medeni bir ülke olduğundan bisiklet kullanımı ve tramvay çok yaygın, Amsterdam’ı farklı bir açıdan görme şansı elde edeceğiniz kanal turunu mutlaka yapın.

Amsterdam küçük sayılamayacak ölçekte bir şehir, tıpkı Paris gibi burayı da bir tek günde gezmek neredeyse imkansız, şehirde onlarca müze ve bu müzelerde çok değerli eserler var. Amsterdam’a en az üç tam gün ayırmalısınız, özellikle Cuma ve Cumartesi günleri eğlence mekanlarında en az bir akşam bulunmalı ve bu şehrin akşamını yaşamalısınız.

29

(Amsterdam kent merkezi)

Meşhur Hollanda biralarını yudumlayıp, küçük mezelerini tadabileceğiniz bir pub’a oturun, (tabii uyuşturucu denemeye kalkmayın!!). Öyleyse;

Amsterdam’da Yapılması Gerekenler;

  1. Dam Meydanı’na gidin, burada sokak sanatçılarının gösterilerini görecek ve seyretmeden ayrılamayacaksınız.
  2. Madame Tussaud müzesini gezin.
  3. Kanal turu yapın.
  4. Gelenek üzere, Kırmızı Fenerli sokağı gezin, (garip ama) düşündüğünüz gibi değil, burası şehrin orta yerinde olduğundan, neredeyse çoluk çocuk herkesin gezinerek geçtiği bir yer, tamam ahlaki değil, ama alan da satan da memnun!
  5. Tahta ayakkabılardan bir tane mutlaka alın.
  6. Süt ve Süt ürünleri konusunda dünyanın önde gelen ülkesi olduğundan, memlekete gelirken Hollanda Peynirlerinden birkaç tane getirmeyi unutmayın.
  7. Ben; Bir şehri gezmenin en kolay ve pratik yolunun, değişik hatlarda çalışan Tramvaylar ile farklı yönlere gidip gelmek olduğunu düşünüyorum, bir günlük bir bilet alın ve bunu bu şehirde bol bol yapın, Amsterdam’ı pratik şekilde gezip görmenizi sağlayacaktır.
  8. Ünlü Hollanda biralarının tadına bakın, artık ülkemizde de bulunuyorlar ama olsun yerinde içelim. (En meşhurları Amstel ve Heineken)

30

Bu uzun seyahat’den son kare; Hollanda üzerinden Arhus’a geri dönerek iki gün gezip-dinlenip, ardından da Arhus’tan Kopenhagen’a trenle dönüyoruz ve Hakan-Tülay Araç TİLKİ çiftine veda ediyoruz, yaşamak, gezmek, görmek güzel, dostlarla daha güzel.